KÜLTÜR

Bize Bodrum’u Sevdiren Adam: Cevat Şakir Yani Halikarnas Balıkçısı

Bazı kentler yazarlarla anılır ve hatırlanır: St. Petersburg’un Dostoyevski, Londra’nın Charles Dickens, Ankara’nın Yahya Kemal ile hatırlanması buna bir kaç örnektir. Ancak Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın yani Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum ile anılması, bunun çok daha ötesinde bir anlam taşımaktadır. Bodrumluların deyişi ile bu “Bodrum’u Balıkçıya, Balıkçı’yı Bodrum’a sor” durumudur. Okuyacağınız bu kısa yazı, Balıkçı’nın kaderini Bodrum’a, Bodrum’un kaderini Balıkçı’ya bağlamasının öyküsüdür.

O sürgün getirildiği kentin bahçıvanı, belediye çalışanı, rehberi, öğretmeni, tercümanı, doğan çocuklarının isim babası, ünlü yazarı ve düşünce insanı olurken, Bodrum onun küllerinden yeniden doğmasını sağlayan can suyu olmuştur.

Hayatı boyunca – her ne kadar dönemin en varlıklı ailelerinden birine doğmuş olsa da – ihtişamdan ve şaşaadan uzak yaşamıştır. Mezarı da hayatına uygun olarak, Bodrum’un en güzel tepelerinden birinde, sade bir baş taşı ve etrafına dizilen taşlarla yapılmıştır. Üzerinde sadece ‘Merhaba’ Halikarnas Balıkçısı yazar…

Halikarnas Balıkçısı Yani Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Hayat Hikayesini Kendi Kaleminden Okuyalım

Aşağıda okuyacağınız yazı, Halikarnas Balıkçısı’nın kendi el yazısı ile İzmirli gazeteci arkadaşı Kazım Yenisey’e yazdığı özgeçmişidir.

1890 yılında ada Türk iken Girit’te doğdum. Babam Türkiye’nin Atina sefiri oldu. Falerun’da ilk evi babam yaptırdı. Üç dört yaşındayken küçük kardeşimle Parthenon’un mermerleri arasında oynardık. Bir gün kayıkta kayıkçı deniz aynasını denize tuttu. Deniz altı alemini görünce tokat yemiş gibi sarsıldım. Yazı öğrenmeden önce, sabahtan akşama kadar resim yapardım. Sonra Büyükada’da oturduk. Altı yaşımda oradaki mahalle mektebinde okuma yazma öğrendim. 10 yaşında bir misyoner okulu olan Robert Koleje gönderildim. Sabah, öğle akşam yatmadan önce dua ediyorduk. Beni İsrail’in boyuna, öteye beriye taşınan kutsal taşlardan bıktım. Kütüphanede, içleri hayat dolu kitaplar vardı. Okudum.

Ama 700 öğrenci arasında o kitaplar bana yasak edildi. Elektrik feneri icat edilmişti. Gece yorganla battaniyeyi çadır yapar, elektrik feneri ile arkadaşlara aldırdığım kitapları okudum. Çok yazardım İngilizce… Ama on üç yaşımdan sonra yazmadım. Çünkü pazar günü kilisede okuduklarımı, seremonide duyduklarımı yazmamı istediler.

Ben de herif eşek arısı gibi zırıldarken, çocukların, yanı başlarında uyuklayan arkadaşların kulaklarına çöp soktuklarını ve başka realiteleri yazdım. Skandal oldu, paylandım, artık yazmadım. Kolejden sonra İngiltere’ye göndermek istiyorlardı. Porstsmouth’daki Bahriye mektebine gitmek istedim. Münasip görmediler. Oxford’a gönderdiler. İsteksiz gittim, en kolay konuyu seçtim, üç dört yıl öğrendim. Üç dört yılda öğrendiklerimi unutmak için sarf ettim. Ama kütüphanelerden, sonra da Londra Üniversitesinden istifa ettim.

İlk Dünya Savaşında hastaydım. Savaş sonrası asker kaçaklarının kendileri gelip teslim oldukları halde yargılanmadan asıldıklarını yazdım. Ankara İstiklal Mahkemesinde Bodrum’da 3 yıl kalebentliğe mahkûm edildim. Asıl mimledikleri M. Zekeriya’yı mahkûm etmek istiyorlardı. Ama yazıda suç bulamazlarsa yazıyı basanda serbest kalacaktı. Bodrum’a vardığım zaman 34 yaşındaydım.

Ondan önceki mektep hayatımın bende bıraktığı intiba şöyledir: İstiklal Mahkemesi’nde mevkuf iken bir gece rüyamda çocukluğumu, hala kolejde okuduğumu görmüştüm. Uyanınca hapishanede olduğumu ve kolejde olmadığımı gördüm ve çıldırasıya sevindim. Bu Hürriyetti Bre… Oysa ki, Kolejde Fikret’in oğlu Haluk da benimle aynı koşullara tabiydi!

Halikarnas’ta, üç-dört yaşımdayken Falerun’da gördüğümü ve kaybettiğimi buldum. Orada kaldım, yazdım, çiçek, ağaç ve yemiş ağacı yetiştirdim. Gece rüyamda kendimi savaşan bir general gibi görüyordum. Arkamda, yüz binlerce portakal ve greyfurt ağaçları kökleri üzerine kalkmışlar, ilerliyoruz ve düşmanımız ölüme karşı vitamin ve ışık bombaları, portakalları, greyfurtları, çiçekleri atıyoruz…

Sonrası Halikarnas Balıkçısı, işte o kadar


Halikarnas Balıkçısının Vasiyeti…

“Bodrum’a gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok severim. Mindos Kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice’ye de bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha. Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu dikin mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış da şu tarihte doğup, şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş.

Eh benim tekne su almaya başladı. Şatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor, gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat, sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmir’e gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrum’u severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar ara sıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçıya bir merhaba yaraşır.”

“Çoook eski zamanlarda, uzun yolda karşılaşan iki seyyah, diğerine zarar vermeyi düşünmediğini, düşmanca bir niyeti olmadığını anlatmak için, yaylarını gerip, oklarını uzaklara atar ve ‘Mir heba’ yani ‘Okum boşa gitsin’ derlermiş. Zaman içinde bu söz, ‘Merhaba’ olarak girmiş konuşma dilimize…

Üstelik anlamı da güzel. ‘Rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Sabah şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Akşam şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur. Bunların yerine basarım merhabayı, olur biter…

Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…”

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir

Cevat Şakir’in Ölümü

Halikarnas balıkçısı hayatının son günlerini İzmir’de geçirmek zorunda kalacaktır. Doktorlar “kemik veremi” teşhisi koymuşlardır. Dönülmez yola girmiştir ve herkesten çok o bunun farkındadır. Gazeteci Hikmet Çetinkaya son konuşması şu biçimde geçmiştir.

“Ah… Ne acı… Ölüme doğru gidiyorum… Ölüme! Doğa en can alıcı noktada elimi kilitledi… Doğa insafsız… Son söylemek istediklerimi yazamadım…Sanırım ki yolcuyum… Dünya’ya bir merhaba deyip gideceğim… Sadece bir merhaba… Burnuma çiçek kokuları geliyor… Açın açın pencereleri, son defa görmek istiyorum güneşi, son defa görmek istiyorum özgürlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya. Merhabaaaa!”

Kendisi hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlere, ya da onun kaleminden Bodrum’u gezmek isteyenlere otobiyografisi Mavi Sürgün’ü, en güzel romanlarından olan Aganta Burina Burinata’yı okumanızı öneririz.


Göz atmak isterseniz


Kaynak ve ileri okumalar için: Zeynep Atılgan, Cezmi Çoban; Cevat Şakir;“… Bodrum’un Mavi Merhabası…”; Bağlantı: https://bodrum.bel.tr/

YolveMacera

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu