Dağ Havası

Ne çok insandan duyarız:

—Geçen gün falanca yaylaya veya dağa çıktım. O kadar çok oksijen vardı ki nefes alamadım. E, bünye kirli havaya alışkın tabi! Bu yorumun ardından birisi mutlaka ekler:

—Onun için dağlarda insanlar yüz yaşına kadar yaşıyorlar.

Sohbet boyunca dağ havası ve bol oksijen teranesi tekrarlanır durur. Bu da yine maalesef insanların cahilliğine bir başka örnek teşkil eder. Çünkü dağlara doğru çıktıkça, yani rakım yükseldikçe oksijen artmaz, tersine azalır! Yaylada nefes alamamanızın sebebi oksijen bolluğu değil, tam tersine oksijen kıtlığıdır. Tabii bu dağ havasının kirli ya da sağlıksız olduğu anlamına gelmez, bilakis sağlıklı ve temizdir! Ancak dağlarda bol oksijen olduğu bilgisi yanlıştır. Dağlara doğru çıktıkça hava basıncı düşer, buna bağlı olarak da oksijen miktarı azalır.


Dağlarda oksijen azlığı dağ insanlarını nasıl etkiliyor peki? Çok basit! Bedenleri bu duruma adapte oluyor. Bildiğimiz gibi kanda dokulara oksijen taşıyan alyuvar denen hücreler vardır. Dağ insanlarının kanında alyuvar sayısı daha çoktur, bu nedenle bir süre sonra bu duruma alışır, normal bir şekilde nefes almaya başlarlar. Dağa çıkan ova insanları birkaç hafta sonra tıpkı dağ insanları gibi oksijen azlığına alışırlar, kanlarındaki alyuvarların sayısı artar. Bu durumu iyi bilen sporcular önemli karşılaşmalardan önce antrenman yapmak için dağlara çıkarlar. Bir kaç hafta sonra kanlarındaki alyuvar sayısı iyice artmış bir şekilde, turbo motor takmış gibi solunum kapasiteleri (kondisyonları) artmış olarak geri dönerler. Bazı uzmanlar dağda antrenman yapmanın doping sayılması gerektiğini iddia ederler.

Bu nedenle KenyaEtiyopya gibi rakımı yüksek ülkelerden çok iyi maratoncular çıkar. Çünkü bu insanların bünyesi az oksijene uyum sağlamıştır. Ovaya indiklerinde alçak rakımda yaşayan sporculara üstünlük sağlarlar, birçok madalya kazanırlar. Bu kişiler bir iki ay sonra bu yeteneklerini kaybederler, çünkü bünyeleri ovadaki bol oksijen miktarına adapte olur. Oksijen miktarı çok olduğu için kanlarındaki alyuvar sayısı azalmaya başlar. Ancak, dağların havasının temiz olduğu bir gerçektir. Dağ havasında, şehir havasında bulunan toz şeklinde mikroskobik partiküller bulunmaz. Şehir havasında her türden zerrecik bulunmakta ve bunlar akciğerimize zarar vermektedir. Ama dağ havası bu açıdan temizdir.dağ, oksijen

İkinci olarak, bir efsaneyi daha yıkalım. Ormanlarda bol oksijen bulunduğu da doğru değildir. Evet, ağaçlar oksijen üretirler, doğru, ancak karbondioksit de üretirler. Gündüzleri az miktarda karbondioksit, çok miktarda oksijen üretirler, geceleri ise fotosentez yapmadıkları için sadece karbondioksit üretirler. Ayrıca yetişkin bir ağacın ürettiği ve tükettiği oksijen miktarı hemen hemen eşittir. Yani yetişkin ağaçlar havadaki oksijen miktarına pek katkıda bulunmazlar. Sadece fidanların ürettiği oksijen miktarı tükettiğinden fazladır. Buna göre genç ağaçlar dünyanın atmosferine oksijen katkısında bulunuyorlar diyebiliriz, ama bunun miktarı da sanıldığı kadar fazla değildir.

Peki o zaman dünyadaki oksijen nereden geldi? Çoğunlukla denizde yaşayan bakteri ve algelerden tabii ki. Hâlâ da öyledir. Son olarak, şunu da belirtmeliyim ki oksijen öyle sanıldığı gibi sağlık kaynağı falan değildir. Esasında oksijen zararlı bir maddedir. Hücrelerimizde bulunan organik maddeleri parçalar ve serbest radikaller denen kimyasalları oluşturur. Bu serbest radikallerin bir an önce hücreden uzaklaştırılması ya da etkisiz hale getirilmesi gerekir, çünkü bunlar hücrelerin içinde dolaşan serseri mayınlar gibidir.


Dağlar konusunda yine başka bir ilginçlik de şu: Dağlarda güneş ışınları plajlardakinden çok daha yakıcı, çok daha zararlıdır. Dağa giden insanların cildinin koyulaştığını görürsünüz. Bu nedenle dağa çıktığınızda güneş kremi kullanmanız gerekir, daha da iyisi vücudunuzu iyice örtmeniz ve güneş gözlüğü takmanız lazım, aksi takdirde güneşten yanarsınız. Dağlarda morötesi ışık çok daha fazla olduğu için cilt kanseri tehlikesi de daha fazladır.

Siz siz olun, dağa çıkınca kendinize dikkat edin, çünkü dağlar şakaya gelmez.

Sinan İpek

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Frankenstein Kalesi ve Johann Conrad Dippel

Henüz 19 yaşında bir genç kız olan Mary Shelley tarafından kaleme alınan Frankenstein, bundan 200 yıl önce …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir