Paskalya Adası’ndan Alınacak Dersler

Paskalya Adası, dünyanın yerleşime açık en ücra bölgelerinden birisi. Sadece 400 kilometrekarelik bir alanı kaplayan bu Pasifik adası, Güney Amerika’nın batı sahiline 3200 kilometre, en yakındaki yaşanabilir yer olan Pitcairn Adası’na ise 2000 kilometre uzaklıkta bulunuyor.

Paskalya Adası, görünürde önemsiz bir yer olmasına karşın, dünya için acı bir uyarı aslında.

1722 yılının Paskalya Pazarı’nda Amiral Roggeveen, adayı ziyaret eden ilk Avrupalı oldu. Roggeveen, sazdan yapılma bakımsız kulübelerde ya da mağaralarda yaşayan, sürekli savaş halinde olan ve adadaki besin kaynaklarının yetersizliği nedeniyle umutsuzca yamyamlığa yönelen yaklaşık 3000 kişilik ilkel bir toplum buldu.

Avrupalıların 1770 yılındaki ikinci ziyaretinde, İspanyollar burayı sözde kendi topraklarına kattı ama ada öylesine uzak, nüfusu öylesine az ve kaynakları öylesine yetersizdi ki hiçbir zaman resmi bir sömürgeleştirme gerçekleştirilmedi .

Adanın nüfusu azalmaya devam etti ve koşullar daha da kötüleşti. Sonunda adayı Şili aldı ve geride kalan az sayıdaki yerliyi küçük bir köye toplayarak bütün bölgeyi, bir İngiliz şirketine ait 40.000 koyunun beslendiği dev bir çiftlik haline getirdi.

Adanın ilk Avrupalı ziyaretçilerini en fazla şaşırtan ve meraklandıran olay ise, bütün bu sefalet ve barbarlığın arasında, bir dönemin görkemli ve gelişmiş bir toplumuna ait kanıtların bulunmasıydı.

Paskalya Adası

Adanın çeşitli yerlerinde, ortalama yükseklikleri 6 metreyi aşan 600′ den fazla yekpare taş anıt vardı. Antropologlar yirminci yüzyılın başlarında Paskalya Adası’nın tarihini ve kültürünü incelemeye başladıklarında bir konuda görüş birliğine vardılar. Böylesine yoksulluk ve geri kalmışlık içinde yaşayan ilkel insanların, taştan anıtlar oymak, bu dev anıtları bir yerden başka bir yere taşıyıp dikmek gibi toplumsal açıdan gelişmiş ve teknolojik açıdan karmaşık bir işi gerçekleştirebilmesi olanaksızdı. Bu nedenle, Paskalya Adası bir “gizem” haline geldi ve adanın tarihini açıklayabilmek için çeşitli kuramlar geliştirildi

Fantastik kuramlar arasında, uzaylıların ziyareti ya da Paskalya Adası’nı arkalarında bir iz olarak bırakıp Pasifik’ e gömülen kıtaların kayıp uygarlıkları vardı.

Paskalya Adası’ nın geçmişi, kayıp uygarlıklarla ya da gizemli bilgilerle dolu bir tarih değil. Bu tarih, insan topluluklarının çevreye olan bağımlılığını ve bu çevreyi düzeltilemeyecek biçimde bozmanın sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnek. Son derece kısıtlı kaynaklardan yola çıkarak, ellerindeki teknolojiyle dünyanın en gelişmiş toplumlarından birini oluşturan bir halkın öyküsü.

Adaya insanların ilk kez beşinci yüzyılda gittiği düşünülüyor. Adanın ilk sakinleri Polinezyalılar. İlk Polinezyalılar Güneydoğu Asya’dan gelmiş ve MÖ 1000 yıllarında Tonga ve Samoa adalarına ulaşmıştı. Ardından doğuya ilerleyerek MS 300 yıllarında Markiz Adaları’ na gelmiş; oradan da iki ayrı yöne giderek, beşinci yüzyılda güneydoğudaki Paskalya Adası’ na ve kuzeydeki Hawaii Adaları’ na varmışlardı. Bu hareketin son aşamaları, yaklaşık 600 yılında gittikleri Society Adaları ve yaklaşık 800 yılında gittikleri Yeni Zelanda’ydı.

Bütün bu yerleşimler tamamlandığında, kuzeyde Hawaii’den güneybatıda Yeni Zelanda’ya ve güneydoğuda Paskalya Adası’na kadar uzanan dev bir üçgende, başka bir deyişle, günümüzdeki Amerika Birleşik Devletleri’ nin iki katı büyüklükte bir alanda yaşayan Polinezyalılar, dünyanın en geniş alana yayılmış halkıydı.

Paskalya Adası’nı keşfedenler, kısıtlı kaynaklara sahip bir dünyayla karşılaştılar. Burası aslında volkanik bir adaydı ama üç yanardağ da, yerleşimcilerin gelişinden en az 400 yıl önce sönmüştü. Hem sıcaklık hem de nem oranı fazlaydı ve toprağın elverişli olmasına karşın drenaj sistemi çok kötüydü. Adada, sürekli akan bir ırmak bile yoktu ve tek temiz su kaynağı, sönmüş yanardağların içindeki göllerdi.

Adanın her yere uzak olması nedeniyle çok az sayıda bitki ve hayvan türü bulunuyordu. Adanın çevresindeki sularda hemen hemen hiç balık yaşamıyordu. Adaya insanların yerleşmesi de bu durumu değiştirmedi. Polinezyalılar, çok sınırlı sayıda bitki ve hayvan türünden yararlanarak yaşamlarını sürdürdü.

Nüfus yavaş yavaş arttıkça, Polinezya’nın diğer bölgelerindeki toplumsal yapılaşma türü benimsendi. Temel toplumsal birimler, ortak sahibi oldukları toprakları birlikte eken geniş ailelerdi. Birbiriyle yakın ilişki içinde olan aileler, birleşerek soyları ve klanları oluşturuyorlardı; her klanın kendine ait dinsel ve törensel merkezleri vardı. Her klanın liderliği, çeşitli etkinlikleri düzenleyen, yöneten ve yiyecek gibi temel maddelerin kabile içindeki dağılımının merkez noktasını oluşturan bir reis tarafından yürütülüyordu.

Paskalya Adası’ndaki büyük gelişmeleri de çöküşü de hazırlayan etken, kabileler arasındaki bu düzen, rekabet ve büyük olasılıkla da çatışmalardı.

Yerleşimler, köylü kulübeleri ve ekin tarlalarından oluşan küçük gruplar halinde bütün adaya dağılmıştı. Toplumsal etkinlikler, yılın belirli dönemlerinde kullanılan, birbirinden bağımsız tören merkezlerinde gerçekleştiriliyordu. En önemli anıtları, Polinezya’nın diğer bölgelerinde de benzerlerine rastlanan ve ahu diye adlandırılan, cenaze, atalara tapınma ve eski kabile reislerini anma amaçlı büyük taş platformlardı.

Paskalya Adası

Paskalya Adası sakinleri, son derece ayrıntılı dinsel törenlerle ve anıt yapımıyla uğraşıyordu. Özellikle kıyı bölgelerinde olmak üzere, adanın her yerine toplam 300′ den fazla anıt dikilmişti. Bu ahulardan bazılarının, yüzlerini özellikle gündönümlerinden birine ya da ekinoksa dönecek şekilde karmaşık astronomi düzenlerine göre dizilmiş olması, Paskalya Adası’nın en azından belirli bölgelerinde ulaşılan bilgi düzeyini gösteriyor.

Köylüler, bu anıtlara büyük emek vermişti. Bu heykeller, abartılı bir üslupla yapılmış erkek kafaları ve gövdelerinden oluşuyordu. Kafanın üzerine, başka bir taş ocağından getirilen ve on ton ağırlığında olan kırmızı bir taş “sorguç” yerleştiriliyordu.

Heykelcilik, karmaşık olmaktan çok, zaman alıcı bir işlemdi. Ama en zor iş, her biri yaklaşık 6 metre uzunlukta ve onlarca ton ağırlıkta olan heykelleri adanın diğer ucuna götürmek ve abunun üstüne dikmekti.

Paskalya Adası halkının ulaşım sorununa bulduğu çözüm, sonradan bütün toplumun paylaştığı kaderle ilgili bir ipucu veriyor.

Adalılar, yük hayvanları olmadığı için, ağaç gövdelerini kızak olarak kullanıp, heykelleri adanın diğer tarafına insan gücüyle götürmek zorundaydı.

On altıncı yüzyıla gelindiğinde adada yüzlerce ahu ve 600′ den fazla dev taş heykel vardı. Sonra, toplumun en gelişmiş olduğu dönemde, bu uygarlık birdenbire yıkıldı ve geride, Rano Raraku taşocağındaki yarım bırakılmış heykeller kaldı.

Bu yıkımın nedeni ve Paskalya Adası’ndaki “gizemi” çözmenin anahtarı, bütün adadaki ormanların yok edilmesinin getirdiği çevresel bozulmaydı.

Avrupalılar on sekizinci yüzyılda adaya ilk kez gittiklerinde hiçbir ağaç yoktu. Ama polen analizlerini de içeren son bilimsel araştırma, Paskalya Adası’ na ilk göçmenlerin geldiği sırada adada, büyük ormanlar da dahil olmak üzere yoğun bir bitki örtüsünün olduğunu gösteriyor.

Nüfus yavaş yavaş arttıkça tarım alanı açmak; ısınma ve yemek pişirme ihtiyaçları için yakıt sağlamak; ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek; balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başladı. Bunların hepsinden daha çok sayıda ağaç da, dev heykellerin adanın çevresindeki tören alanlarına taşınmasında kullanıldı.

Bunu yapabilmenin tek yolu, taşocağı ile ahu arasındaki bölgeye yerleştirilen ağaç gövdelerinin oluşturduğu hareketli yol üzerinde, heykellerin çok sayıda insan tarafından kaydırılmasıydı. Bu iş için büyük miktarda kereste gerekiyor, klanlar arasındaki heykel dikme rekabeti arttıkça, ihtiyaç duyulan kereste miktarı da artıyordu. 1600 yılına gelindiğinde ada neredeyse tamamen çıplak kalmış, heykel yapımı durmuştu.

1500 yılından itibaren, ağaç kıtlığı nedeniyle birçok insan ağaçtan ev yapmayı bırakıp mağaralarda yaşamaya başladı ve yaklaşık yüz yıl sonra bütün odun kaynakları tükenince herkes yalnızca elde kalan malzemelerle yetinmek zorunda kaldı. Artık tekne yapamıyor, uzun yolculuklara dayanması imkansız olan sazdan tekneler kullanıyorlardı.

EkinIerin topraktan aldığı besinleri toprağa tekrar kazandırmaya yarayan hayvan gübresinin eksikliği nedeniyle zaten kötü durumda olan ada toprakları daha da bozuldu. Ağaçların olmaması, toprak erozyonuna yol açtı. Sonuç olarak da ürün verimi azaldı.

Sonuç olarak, gittikçe tükenen kaynaklarda 7000 kişiyi beslemek olanaksız hale geldi ve nüfus hızla gerilemeye başladı. Dünyanın bu ücra köşesinde kapana kısılan ada halkı, kendi kendilerine yarattıkları bu çevresel yıkımın sonuçlarından kaçmayı başaramadı.

Paskalya Adası

Orman kaybının toplumsal ve kültürel etkileri de aynı derecede önemliydi. Artık daha fazla heykel dikmenin mümkün olmaması, halkın inanç sistemi ve toplumsal yapısı üzerinde korkunç etkilere yol açmış ve bu karmaşık toplumun temelleri ile ilgili kuşkular doğurmuş olsa gerek. Gittikçe azalan kaynaklar üzerindeki tartışmalar, sonunda neredeyse sürekli bir savaş haline geldi. Kölelik arttı ve alınabilecek protein miktarı düştükçe yamyamlık yaygınlaştı.

Savaşların temel amaçlarından birisi, rakip klanın abularını yıkmaktı. Mezarlık olarak kullanılan abulardan birkaç tanesi sağlam kalabildi ama birçoğu terk edildi.

On sekizinci yüzyılda adaya gelen ilk Avrupalılar, sadece birkaç heykelin hala ayakta olduğunu gördü. Gelen ziyaretçiler bu heykellerin taşocağından nasıl taşındığını sorduklarında, adanın ilkel sakinleri, atalarının neler yaptığını artık hatırlamıyorlardı; yalnızca, bu dev figürlerin adanın öteki tarafından “yürüyerek” geldiğini söyleyebildiler.

Tamamen ağaçsız, çıplak bir alan gören Avrupalılar bu olaya hiçbir mantıklı açıklama bulamadılar ve onlar da en az ada sakinleri kadar büyük bir şaşkınlığa düştüler.

Paskalya Adası’nın kaderini daha geniş kapsamlı yorumlamak da mümkün.

Paskalya Adası’nda olduğu gibi tüm dünyada da, insan topluluklarını beslemek ve bütün taleplerini karşılamak için sınırlı düzeyde kaynak var. İnsanlar iki milyon yıldır, gittikçe karmaşıklaşıp teknolojik yönden gelişen toplumları ve artan nüfusu besleyebilmek için daha fazla besin ve daha fazla kaynak bulmayı başarıyor. Ama ellerindeki kaynakları, sonunda ölümlerine yol açacak biçimde tüketmeyen ve yaşam destek sistemlerine geri dönüşü olmayacak zararlar vermeyen bir yaşam tarzı bulmak konusunda ada halkından daha mı başarılı olurlar mı bilinmez?

Hazırlayan: Sibel Çağlar

Kaynak: Clive Ponting – Dünyanın Yeşil Tarihi

YolveMacera

Paylaşmak Güzeldir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir