KÜLTÜR

Bir Ütopya: Savaşmadan Gelişen İndus Vadisi Uygarlığı

İndus Vadisi Uygarlığı 700 yıl boyunca zırhlar, silahlar, eşitsizlik ya da imtiyaz olmaksızın gelişim göstererek, yerküre üzerinde alternatif bir düzenin nasıl kurulabileceğinin örneğini oluşturdu.

Sağduyulu bir biçimde yönetilen barışsever bir Atlantik adasını gözünüzde canlandırın. Bu ada üzerinde kurulu 54 kent, yaşamı boyunca görev yapmak üzere seçilmiş bir prens ve eğitimli yetkililer tarafından yönetiliyor. Savaş tamamen ortadan kaldırılmış olmasa da, yalnızca son çare olarak akla geliyordu. İnsanlar dövüşmeyi övünülecek bir şey olarak görmüyorlardı. Bu, Thomas More’un tam 500 yıl önce yazdığı kurgusal eserinde anlattığı Ütopya idi.

More’un kitabının hayal gücümüz üzerinde özellikle de ütopik bilim kurgu sayesinde ciddi bir etkisi oldu. Fakat More’un çizdiği dünya, günümüz gerçeklerinden elbette oldukça uzak. Sonuçta insan toplulukları, baskıyla yönetilmeye yatkındır. Savaşma içgüdüsü, eski Mezopotamya’dan Britanya İmparatorluğu’na kadar geçen beş bin yıllık dönemde neredeyse her uygarlıkta itici bir güç olmuştur. Ancak bu düşünce gerçekten doğru mudur?

Gizemli ve antik bir toplum, bunun doğru olmadığını ortaya koyuyor. İndus Vadisi Uygarlığı, dört büyük erken uygarlığın en esrarengiz olanıdır. Fakat Mezopotamya, Antik Mısır ve Antik Çin savaşmakla övünürken, İndus Vadisi Uygarlığında bu yoktu.

İndus Vadisi Uygarlığı

İndus Vadisi Uygarlığı Bir Ütopyayı Nasıl Sürdürdü?

İndus uygarlığı MÖ 2600’den 1900’e kadar gelişti. Günümüzde Pakistan, Hindistan ve Afganistan’da 800 bin kilometrekarelik bir alana yayılmış, bu uygarlığa ait binden fazla yerleşim yeri bulundu. İndus Uygarlığı günümüzde Hint uygarlığının başlangıcı ve Hinduizm’in de muhtemel kökeni olarak kabul edilir. Şimdiye dek ulaşılan tüm bilgiler İndus Uygarlığı’nın zengin, gelişmiş ve tarihin en önemli toplumlarından birisi olduğuna işaret etmektedir. Bulgulardan güçlü bir deniz ticaret ağına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Arkeologlar Ur ve Akkad gibi Mezopotamya kentlerinde, İndus Vadisi’nde yapılmış bazı nesneler bulmuşlardır. En büyük iki İndus şehri olan Harappa ve Mohenjo-daro, dünyanın bilinen en eski tuvaletleri ve Büyük Hamam olarak bilinen etkileyici bir tuğla su deposu ile dikkat çekmektedir.

Kazılarda binlerce küçük mühür taşı bulunmuştur. Bu mühür taşlarını boyunlarında taşıyan tüccarlar, kilden yapılmış etiketlere bu taşları basarak adlarını damgalarlardı. Görselde bir örneğini görebilirsiniz.

İndus Uygarlığı’nın Şaşırtıcı Özellikleri

Yapılan kazılarda kentlerde savunma amaçlı inşa edilmiş yapı izleri bulunamamıştır. Ayrıca, hayvanları avlamak için tasarlanmış bıçak, mızrak ve okların dışında hiçbir zırh ve askeri silaha da rastlanmamıştır. Bu bölgede daha sonradan yaygınlaşan ve hücum akınlarının vazgeçilmezi niteliğindeki bir hayvan olan atın izleri de yoktur. Yaklaşık bir yüzyıl süren kazılarda arkeologlar insanların dövüştüğü bir sahnenin yer aldığı yalnızca tek bir tasvir ortaya çıkardılar. Ve bu tasvir de, keçi boynuzlarına ve kaplan bedenine sahip bir kadın tanrıçayı gösteren kısmen efsanevi bir sahneydi.

İndus medeniyetinin savaşan insanları gösteren tek tasviri

Dikkat çekici kraliyet sarayları ve büyük tapınaklar, kralların ve diğer yöneticilerin anıtsal tasvirleri de kazılarda bulunamamıştır. Zengin ve fakirlerin evleri arasında çok fazla fark olmadığı gibi, bulunan iskeletlerde birbirinden farklı beslenme biçimlerine ve köleliğe dair herhangi bir ize de rastlanmamıştır. Bütün bunlar, Mezopotamya’nın zigguratları ve Eski Mısır’ın firavunları ile tam bir tezat oluşturur.

Büyük toplumların pek çoğu hukuk kurallarını uygulayabilmek için merkezi hükümetlere gereksinim duyar. Yine bir yöneticiyi tasvir ettiği tahmin edilen bir İndus heykeli ise gözleri kısmen kapalı, üzerinde bir örtü bulunan ve sakallı bir adam görünümündedir. Genellikle “Keşiş Kral” olarak adlandırılır. Çünkü Budist rahipler ve Hint keşişleri gibi sol omzunu kapatan bir örtü giymektedir. Ve bu örtünün üzerinde de Mezopotamya rahipleri tarafından takılan yonca motifi vardı. Keşiş kralın kimliği ise aslında tamamen belirsizdir.

Bu İndus Kentlerini, Bir Kentsel Ütopya Olarak Görmek Mümkün mü?

Bununla birlikte, İndus vadisindeki büyük mühendislik projeleri, işgücünü harekete geçirmek, yönlendirmek ve tedarik etmek için bazı yol gösterici otoritelerin var olduğunu düşündürür. Örneğin, birçok kentin altında uzanan çok geniş taş platformlar vardır. Bu platformlar binaları ve sokakları, İndus Nehri’nin su taşkınlarından korumak için inşa edilmiştir.. Mohenjo-daro’daki platform 200 metre genişliğinde, 400 metre uzunluğunda ve 5 metre yüksekliktedir. Pennsylvania Üniversitesi’nden Gregory Possehl, bu yapıyı inşa etmenin bir yıldan fazla zaman ve 10 bin işçi gerektireceğini hesapladı. Bu da işçilerin yönlendirilmesi için bir tür merkezi otorite gerektirirdi. Ancak Thomas More da Ütopya’sı da köleliği hesaba katmıştı. Belki bu kurgusal dünya ile gerçek dünya arasındaki bir benzerlik budur.

Mohenjo-daro

Çok geniş bir alana yayılmış ticari ağlar da merkezi otoritenin bir diğer göstergesidir. Eşyalar hiç kuşku yok ki İndus Nehri ve nehrin kolları üzerinden, bir kısmı da karayoluyla taşınıyordu. Böylesi ağlar, yerleşim yerleri arasında ana bağlantı yolları olmaksızın geliştirilip işletilemezdi. Bu durumda bir merkezi otoritenin, uzun mesafeli ticari anlaşmaların geçerliliğini sağlamak için bir tür düzenleyici sistem kurmuş olması gerekir.

Ayrıca bu uygarlığın alım satım işleri için taş ağırlıklar kullandığı da biliniyor. Hatta bu sistem, İndus Vadisi Uygarlığı yok olduktan sonra da kullanılmaya devam etti. Böylesine varlıklı bir toplumun saldıran işgalcilere kurban gitmeden ya da dahili diktatörler tarafından kuşatılmadan yüzyıllar boyunca ayakta kalması akıl almaz görünüyor. Üstelik bu dönemlerde Eski Mısır’da Ramses, Babil’de Hammurabi gibi yöneticiler hüküm sürüyorlardı. Bu nasıl mümkün olabildi?

Sırlar Dilleri Deşifre Edildiğinde Aydınlanacak


Sorunun yanıtı kısmen coğrafya ile ilintili gibi görünüyor. İndus Uygarlığı, nehir düzlüklerinden ve kıyılardan dağ ve tepelere uzanan geniş topraklara sahipti. Mısır’da Nil Nehri’nin kestirilemeyen yıllık su seviyesinin aksine, İndus Nehri’nin güçlü suyu yıl boyunca nehir yatağı ve dört ana kolunda akıyordu. Kereste, yarı değerli taşlar, bakır ve diğer madenler de dahil olmak üzere, sahip olduktan hammaddeler bol miktardaydı. Kışın rüzgar ve fırtına, yazın da muson ikliminden kaynaklanan bereketli bir iklim vardı. Mısır ve Mezopotamya bu coğrafi özellikler açısından çok şanslı sayılamazdı.

Sonuç olarak, İndus toplumunun yabancı topraklan işgal etmesini gerektirecek hiçbir ekonomik nedeni yoktu. Bu yüzden de militarist liderlere ihtiyaç duymamış olabilirler. Ayrıca İndus Uygarlığı’nın siyasi ve ticari ilişkileri de iyiydi. Dış saldırı almaya tek müsait bölge doğu gibi gözüküyor. Ancak burada da Tar Çölü ve Aravalli Dağları yer alıyor. İndus toplumu yalnızca güneyden yani Arap Denizi kıyısından saldırıya maruz kalabilirdi. Kuvvetlendirilmiş yerleşimlere de burada rastlanması muhtemelen tesadüf değildir.

İndus Uygarlığına Ne Oldu?

1920’lerin sonunda Mohenjo-daro’da, görünüşe göre kentten kaçmak istedikleri sırada yakalanmış 14 kişiye ait iskeletler bulundu. Bu keşif, Orta Asya’dan gelen göçmenlerin İndus toplumuna saldırdığı ve bu uygarlığın çöküşünü başlattığı teorilerini beraberinde getirdi. Yani görüşe göre, yedi yüz yıl boyunca gelişim gösteren barış yanlısı İndus toplumu, şiddet dolu bir sonla karşı karşıya kalmıştı. Fakat 1980’lerde yapılan araştırmalar bu insanların bir katliamdan ziyade sıtma ya da diğer hastalıklar sonucu öldüğünü ortaya koydu.

Orta Asya’dan M.Ö 1900 ile 1500 arasında başlayan büyük ölçekli göçlerin İndus Uygarlığı’nın sonunun gelmesinde rol oynadığı düşünülmekle birlikte, bu uygarlığın yıkılmasında çevresel etkenler de pay sahibi olabilir. Bu anlamda, diğer pek çok uygarlığın çökmesinde de etken olan iklim değişikliği ele alındı. Arkeolojik kayıtlar, muson ikliminin etkisinin M.Ö 2100 civarında azaldığına işaret ediyor. Ve İndus Nehri ile nehrin kollarının akışının değiştiğine dair güçlü bulgulara de rastlandı.

Bu değişim, Mohenjo-daro’ya yönelik bir sel tehdidini beraberinde getirmiş ve sonuç olarak kentin terk edilmesine yol açmış olabilir. Bütün bunların da Himalayalar’daki tektonik faaliyet tarafından tetiklenmiş olması da mümkündür. Çünkü burası bir deprem bölgesidir ve M.Ö 2200 yılında meydana gelen bir deprem Dholavira’daki bir İndus yerleşimine zarar vermiştir. İndus Uygarlığı’nın çöküşünde hem çevre hem de insan faktörlerinin birbiri ardına etkili olmuş olması kuvvetli ihtimaldir.

Hindistan’ın önde gelen bilim insanlarından biri olan Iravatham Mahadevan’a göre, İndus Uygarlığı’nı bu kadar özel yapan şey onun sonunu da getirmiş olabilir: “Bu uygarlık hem doğal nedenler hem de muhtemelen bu insanları birbirine bağlayan ideolojinin başarısızlığından dolayı zayıflayarak çökmüş gibi görünüyor.” Bu görüşe Gregory Possehl de katılıyor: “İndus ideolojisi neticede kusurluydu. İndus toplumunu İndus toplumu yapan onların ideolojisiydi. Fakat bu aynı zamanda onların yok olma sebebini de ortaya çıkarmış olabilir.”

Possehl’in bakış açısına göre, bu uygarlığın askersizliği benimsemesi M.Ö 2600’den önceki asıl büyümesini destekledi. Fakat M.Ö 1900’den sonra da uygarlığın düşüşünü hızlandırdı. İndus eşitlikçiliği ve barışseverliği bir süre için kazanç sağlasa da, değişim karşısında durgunluğa ve durağanlığa yol açtı. Kuşkusuz Possehl’in varsayımını doğrulamak ya da reddetmek için sınırlı bulgulara sahibiz. Öyle görünüyor ki, İndus yazıtları çözülene dek bu konu aydınlanmayacak. ise hem savaşın bir uygarlığın ayakta kalması için hayati öneme sahip olup olmadığına hem de Ütopya’nın gerçekte “bir yer” olup olmadığına ışık tutacak

Kaynak: The real utopia: This ancient civilisation thrived without war; https://www.newscientist.com

YolveMacera

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu