Niçin Bu Kadar İyi Bir Yürüyüşçüyüm? – Nietzsche

“Kopmak zordur” der Nietzsche, “bir bağı ortadan kaldır­mak acı vericidir. Fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” Nietzsche’nin hayatı böyle ayrılmalardan, kopmalardan oluşur. Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretidir.

Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen bîr yürü­yüşçüydü. Açık havada yürüyüş yapmak, Nietzsche’nin doğal ilham kaynağıydı.

Nietzsche’nin yaşamı dört perdeye ayrılabilir.

İlk perde 1844’teki doğumundan Basel Üniversitesi’ne filolo­ji profesörü olarak atanmasına dek geçen eğitim yıllarıyla açılır, iyi ve dürüst bir papaz olan babası Nietzsche henüz dört yaşındayken ölür. Devamında Nietzsche annesi, büyükannesi ve kız kardeşinin gözbebeği hâline gelir. Annesi büyük bir sevgi beslediği oğlunun, parlak zekasını Tann’nın hizmetinde kulla­nan bir teolog olacağını ummaktadır. İleri derece miyop olması haricinde Nietzsche güçlü kuvvetli bir adamdır. Sıra­sıyla Bonn ve Leipzig üniversitelerinde filoloji tahsilini başarıyla tamamlar. 24 gibi erken bir yaşta Basel Üniversitesi’ne filoloji öğretmeni olarak atanır. Böylece ikinci perde açılır.

Zorluklar ve mücadeleyle geçen on yıl boyunca Yunan fi­lolojisi dersi verir. Ancak Nietzsche’nin ilgi alanı yalnızca filolojiyle sınırlı değildir. Aslında önce uzunca bir süre müzikle uğraşmayı denemiş, sonrasında felsefe­ye merak sarmıştır.

Başlarda her şey yolunda gibi gözükmektedir. Derslerine heyecanla hazırlanır, arkadaşlar edinir. Fakat coşkusu, üniversitede çalışmanın heyecanı ve sağlıklı günler uzun sürmez. Onu yataklara düşüren, karanlığın içinde acıyla kıvrandıran korkunç baş ağrıları sıklaşır. Yazmaya veya okumaya ayırdığı her on beş dakika, migrenle geçecek saatlere mâl olur.

Sonunda so­luklanmak, gücünü yeniden kazanmak, toparlanmak için bir sene izin alır. Ama hiçbiri işe yaramaz.

Aslında o dönemde yakasını bırakmayan korkunç acılarına derman olsun diye başladığı uzun yürüyüşler ve içine girdiği büyük yalnızlık Nietzsche’nin kaderini çizecektir. Bedelini sa­atler süren ızdırapla ödediği dünyevi uyarıcılardan, taleplerden ve tahrik unsurlarından kaçmak… Dikkatini şakaklarındaki çe­kiç darbelerinden uzaklaştırmak, onları dağıtmak ve unutmak için uzun uzun yürümek…

Nietzsche yüksek dağların çetin arazi yapısının ya da Güney’in taşlı yollarının hoş kokan kuraklığının büyüsüne henüz kapılmamıştır. Daha çok göl kıyılarında yürüyüp, ormanların gölgesine dalmaktadır.

1877 Ağustos’unda Rosenlaui’de münzevi hayatı yaşadığı sırada şöyle yazar: “Keşke bir yerlerde bunun gibi küçük bir evim olsaydı; günde altı-sekiz saat yürüyerek, eve döndüğümde sayfalara aktaracağım düşüncelerle doldururdum aklımı.”

Fakat hiçbiri sonuç vermez. Ağrılar çok şiddetlidir. Sonunda, 1879’da üniver­siteye istifa mektubunu sunar Ve hayatında on yıllık üçüncü perde açılır.

Nietzsche bu dönemde mütevazı bir hayat yaşamaya başlar. Genelde yürür, yürürkende çalışır.

Yukarı Engadin dağını daha ilk yazında keşfeder, ertesi sene de köyü, Sils Maria’yı bulur. Buraların havası temiz, rüzgarı sert, ışığı keskindir. Boğucu sıcaklardan nefret ettiği için, çökü­ş dönemine kadar bütün yazlarını  burada geçirecektir. Buranın doğasıyla “bir kan bağı, belki daha da fazlasının” olduğunu hissetmiştir.

O ilk yazdan itibaren günde sekiz saat yalnız başına yürür ve Gezgin ve Gölgesi’ni yazar.

Nietzsche kışı başta Cenevre ve Rapallo Körfezi, sonra da Nice gibi Güney kentlerinde geçirir (“Sabahları ortalama bir saat, öğleden sonraları üç saat hızlı adımlarla hep aynı yolda yürü­yorum. Bu yol tekrarları katlanılır kılacak kadar güzel,” Mart 1888), Menton’a ise bir sefer gider (“Sekiz tane yürüyüş yolu buldum,” Kasım 1884). Tepeler yazı kürsüsü olur, denizse gör­kemli çatısı (“Deniz ve alabildiğine gökyüzü! Bunca zaman ne diye işkence etmişim kendime!” Ocak 1881).

Açık havada dünyaya ve insanlara yukarıdan bakarak yü­rürken yazar, hayal kurar, keşfeder, kendinden geçer, buldukları karşısında ürker, altüst olur ve aklına gelen fikirlere kapılır.

Nietzsche aralarında Tan Kızıllığı, Ahlakın Soy Kütüğü Üze­rine, Şen Bilim, İyinin ve Kötünün ötesinde ve Böyle Söyledi Zerdüşt’ün bulunduğu en önemli eserlerini bu on yıl zarfında yazar.

Nietzsche çalışmak için yürümek zorun­dadır. Ona göre duvarların arasında hapsolmuş, sandalyelerine çakılıp kalmış yazarların kitapları obezdir, ağırdır.  Oysa eserini yürürken yaratan yazarın prangaları yoktur; düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir. Yürürken düşünmek, düşünürken yürümek; sonra da yaz­mak..

 “Ben,” der Zerdüşt, bir gezgin ve dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tır­manmak olacak içinde: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.'”

Nietzsche için çıkmak, tırmanmak, yükselmek demektir yürümek.

1876’da Sorrento’dayken günlük yürüyüşlerini kasabanın arkasında yükselen dağların patikalarında yapardı. Nice’ten yola çıkıp Eze adındaki küçük köye giden sarp patikayı tırman­mayı severdi; orada neredeyse tam tepesinden bakardı denize. Sils-Maria’dan yüksek vadilere çıkan yollan izlerdi. Rapallo’da Monte Allegro*ya (“bölgenin başlıca zirvesi”) tırmanırdı.

Tırmanan beden güç harcar; sürekli baskı altındadır. İrdele­me hâlindeki düşüne yardım eder, biraz daha ileriye, biraz daha yükseğe iter onu. Enerjiyi heba ederek değil, enerjiyi harekete geçirerek ilerlemek, ayakları yere sağlam basıp bedeni yavaşça kaldırmak, sonra da dengeyi yeniden tutturmak önemlidir. Dü­şünde söz konusu olan, çok daha inanılmaz, duyulmamış, yeni bir fikre ulaşmaktır. Yani önemli olan irtifa kazanmaktır. Bazı düşünceler düzlüklerin ve kederli kıyıların altı bin adım yuka­rısında akla gelir sadece.

Nietzsche 1880’lerin ortasında artık önceleri gibi yürüyemediğinden şikayet etmektedir. Sırtı ağrıdığı için koltuk­ta uzun süre arkasına yaslanarak oturmak zorundadır. Gezintiler eskisi gibi değildir, yalnızlık azalmıştır.

Sonra ızdırap yavaş yavaş bir kez daha yakasına yapışır: 1886’dan itibaren, kronikleşen migren ağrılarından yakınmaya başlar. İstifra krizleri de yeniden baş gösterir. Her kısa gezinti­nin ardından kendine gelmek için birkaç güne ihtiyaç duymak­tadır. Yürüyüş biraz uzun sürse, yorgunluğu günlerce sürebil­mektedir.

Şehirlerden gittikçe daha çok tiksinir olmuştur; ona göre şehirler kirli ve pahalıdır. Kışın Nice’te kalırken, güneye bakan odaların fiyatını karşılayacak parası olmadığından soğuktan muzdarip olur. Sils’te geçen yaz aylarındaysa havayı çoğunlukla çok kötü bulur. Venedik de bunaltıcı gelir ona. Durumu kö­tüleşmektedir.

Son bir dönüşüm vardır geçirilecek. Hayatının son perdesi bir yenilenme şarkısı, bir neşeye övgü olarak açılır.

Torino’yu ilk 1888 Nisan’ında keşfeder. Bir çeşit aydın­lanma yaşar: Şehir “hem ayaklara hem de gözlere” hitap eder, “nasıl güzel kaldırımlar onlar öyle!” Po kıyısında yaptığı uzun yürüyüşler aklını başından alır.

Ani mutluluğu beraberinde muazzam bir sağlık getirir. Bü­tün rahatsızlıkları mucizevi bir şekilde yok olur. Bedenini artık sadece bir hafiflik, bir coşku olarak duyumsamaktadır. Hızlı ve verimli çalışır. Göz ağrıları geçer, midesi her şeyi kaldırır. Birkaç ay içinde yıldırım hızıyla bir sürü kitap yazar. Tutku dolu yürü­yüşler yapıp, akşamları da yeni yapıtları için notlar biriktirir. Ancak bu mutlu günler de fazla zaman sürmez…

Joseph Burkardt 1889’un başlarında Nietzsche’den 6 Ocak tarihli bir mektup alır. Mektubu okuyunca telaşlanır çünkü bu sözler aklını kaçırmış birine, bir deliye aittir.

“Neticede Basel’de hoca olmayı Tanrı olmaya yeğlerdim, ancak bencilliği, dünyayı yaratmaktan vazgeçme noktasına götürme konusunda şüpheye düştüm”. Benzer başka mektuplarda vardır etrafına yazdığı. Artık

Ev sahipleri şaşkındır çünkü Nietzsche iyice kontrolden  iyice kontrolden çıkmıştır. Sahibinden dayak yiyen bir atın boynuna sarılıp uzun uzun ağlar. Anlaşılmaz sözler geveleyerek etrafta dolaş­maya, gelip geçenlere vaazlar vermeye, cenazelere gidip ölü­nün kendisi olduğunu söylemeye başlar. Delirmiştir.

Nietzsche, Basel kliniğine yatırılır, fakat iyileşme belirtisi gösteremeden Jena’ya nakledilir. Sonunda annesi onu Naumburg’daki evlerine götürür ve ömrü yettiğince onunla sadakat­le, sabırla ve sevgiyle ilgilenir. Yedi yıl boyunca onu yıkar, teselli eder, dolaştırır, gece gündüz başında bekler, ona bakar.

Nietzsche gitgide sessizliğe gömülür, konuştuğundaysa tu­tarsız sözler sarf eder. Bölük pörçük cümleleri anlamsızdır. Dü­şünemez olmuştur artık. Yine de bazen piyanonun başına geçip doğaçlama yapar. Migren ağrıları ve gözlerindeki acı dinmiştir.

Annesi ona bir tek uzun yürüyüşlerin iyi geldiğini fark eder ama bu hiç de kolay değildir, zira Nietzsche yoldan gelip geçen­lere takılmakta, ortalık yerde bağırmaktadır. Bu sıralarda henüz 44 yaşındandır.

Kısa süre sonra bedeni Nietzsche’ye ihanet eder. Felç sırtını yavaş yavaş ele geçirir ve Nietzsche kendini tekerlekli sandalyede bulur. Saatler boyunca bir sağ bir sol eline veya bir şeyler mırıldanarak ters tuttuğu kitaplara bakar, insanlar etra­fında dört dönerken o biçare hâlde sandalyesinde oturur. 1894’ün sonbaharıyla birlikte yakınları, yani annesi ve kız kardeşi hariç kimseyi tanımaz olur; tükenmiştir, gözlerini ellerine dikerek kımıldamadan oturur sadece. Çöküş yavaş ama kaçınılmazdır. Nietzsche 25 Ağustos 1900’de Weimar’da hayatını kaybe­der.

Derleyen: Sibel Çağlar

Kaynak: FREDERIC GROS, “Yürümenin Felsefesi”, syf: 17 – 34

YolveMacera

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Yürümek, Yaşamak, Değişmek

Charles Dickens’in biyografisinde ünlü romancının günde 40 kilometre kadar yürüdüğü söylenir. İnanılır gibi değil! İşi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir