Yürümek, Yaşamak, Değişmek

Charles Dickens’in biyografisinde ünlü romancının günde 40 kilometre kadar yürüdüğü söylenir. İnanılır gibi değil! İşi başından aşkın, üretken bir yazar için inanılmaz bir performans! 

The Lost Art of Walking kitabının yazarı Jeff Nicholson’ın deyimiyle Dickens bir “yürüme manyağı”ydı. Hasta düştüğünde bile kendini koşarak ya da yürüyerek sağaltma yöntemine başvuruyordu!

Bu uzun yürüyüşlerin Dickens’a Viktorya dönemi İngilteresi’ni doğrudan gözleme olanağını sağladığı, romanlarını besleyen kaynaklardan biri olduğu çıkarımı yapılabilir elbette.

***

Yürüme bizi belli bir mekânın hapsinden kurtarır, farklı manzaraların, olayların, insanların ortasına atıverir. Uzak bir gözlemci olmaktan kurtarır. Gözlemci de olsak edilgen-seyirci bir kişi olmaktan çıkarır ve bir katılımcı haline getirir.

Bu sayede hayatı gerçek anlamda “yaşadığımız” ve “deneyimlediğimiz” bir düzleme çıkarız. Deneyim ise bizi hikâyelere götürür, bizzat başımızdan geçen ya da birilerinin başından geçen yaşantılara.

Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısı üzerine (Leskov) metninde geçen Almanca deyim ne kadar da doğru:

İlgili Makaleler

“Yola çıkanın anlatacak hikâyesi de olur.”

Yürüme bizi farklı koordinatlara savurur. Neredeyse bütün beden (ayaklar, bacaklar, kollar) aktiftir; bu yürüyene haz verir. Bilinç açılır, prangalarından kurtulur.

Yürüyen özne başka zamanlarda içinden çıkamadığı sorunlara yeni çözüm seçenekleri bulur; hayatında eksik-kusurlu şeyleri düzene sokar. Kısacası yürümek sadece kardiyovasküler ya da pastoral bir faaliyet değildir; yaratıcılığı, iç hesaplaşmayı da tetikler.

Yürümek direnmektir aynı zamanda. Zaafınızı pusarak değil onu kabul ederek, onunla yüzleşerek, ona meydan okuyarak alt etmek. Yürümek bedenimizin şartlarına ve sınırlarına, doğaya başkaldırmaktır. “Bak hâlâ yürüyorum! Yılmadım.”

***

Uzun mesafe yürümek bir sınavdır, bir erginleşme töreni gibidir. Zordur, zorludur. Denemeyenler burun kıvırabilir. Ancak on ya da yirmi kilometre yürümek (hele alışkın değilseniz) iskelet sisteminize bir şok dalgası yollar, olmadık yerleriniz isyan edip ağrımaya başlar. Tabanlarınız yanar, kalça kemikleriniz zonklar. Güneş kavurur.

Ülkemizde birçok şehir yaya dostu değildir. Üç-beş senede bir tadil edilen, yapboz tahtasına dönmüş parke taşları bubi tuzaklarından farksızdır. Önünüze elektrik direkleri, park etmiş araçlar, ucube üst geçitler, büfeler, simitçiler, bilumum satıcılar çıkar. Yaya bölgeleri bile salı pazarına döner bazı günler.

Mümkünse doğada yürümek daha keyiflidir. İdeal olarak bir şehirde yürümekten daha zorludur.

Temponuzu, güzergâhınızı yeryüzü şekilleri belirler. Eğimler, tümsekler, engebeler, tarla sınırları, çalı-çırpı, ağaçlar uyanık kalmaya zorlar sizi. Bir flaneur gibi takılamazsınız. Bastığınız yeri kaldırım deyip geçemezsiniz. Kırlık alan sizi hep bastığınız yere bakmaya zorlar. Yalnızca topografyanın izin verdiği yerde durup çevreye bakabilirsiniz.

***

İnsan yürüyorsa yaşıyordur, umudu da vardır.

Fahri Öz

Yazı kısaltılarak sitemize eklenmiştir, orijinal hali için: http://postdergi.com/yurumek-yasamak-degismek/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu