Yaşam Tarzınız Önceden Tasarlanmıştı

Kusursuz tüketici, memnuniyetsiz fakat umutlu, kişisel gelişimiyle ilgisiz, televizyona önemli ölçüde alışmış, tam zamanlı çalışan, fena olmayan bir gelir sağlayabilen, boş zamanlarında keyif çatabilen bir insan.

Sen bu musun?

9 aylık bir yolculuktan sonra bana iyi maaş öneren bir mühendislik firmasında masa başı işime geri dönmüş bulunmaktayım. Uzaklardayken yaşadığım farklı deneyimler sabah 9 akşam 5 düzenine geri döndüğümde bana bazı şeyleri sorgulatmaya başladı.

İş teklifini aldığım andan itibaren harcamalarımda artışlar başladı tekrardan. Mesela yeniden pahalı kahveler almaya başladım ve daha bunun gibi ufak ama hayatıma bir anlam katmayan, küçük ölçekli gibi gözüken şeyler eklenmeye başlandı giderler haneme. Oysa daha maaş almama iki hafta var.

Sonradan anlıyorum ki, iyi maaş aldığım işlerim olduğunda bunu hep yapıyorum ve sırtıma çantamı alıp gezdiğim dokuz aydan sonra bu olguyu giderek daha fazla fark etmekten kendimi alamıyorum.

Görünen o ki, herkes böyle davranıyor. Aslında, belli bir zaman geçirdikten sonra normal tüketici kafa yapısına geri döndüğümü düşünüyorum.

Yolculuğum sırasında yaptığım en şaşırtıcı keşiflerden biri, seyahat ederken aylık çok daha az harcama yapmamdı. Çok daha fazla boş zamanım vardı, dünyanın en güzel yerlerini geziyordum, yeni insanlarla tanışıyordum, sakin ve huzurluydum ve tüm bunlar şu anda yaşadığım  hayattan çok daha ucuza mal oluyordu.

Gereksiz şeyler kültürü

Gereksiz harcamaya dayalı bir yaşam tarzı piyasa tarafından bilinçli olarak yaratılıp besleniyor. Şirketler halkın özensiz harcama yapmasında en önemli pay sahibi.

The Corporation (Şirket) belgeselinde, bir pazarlama psikologu satışları artırmak için yararlandığı bir metottan bahsediyor. Psikologunun ekibi, çocuklarının oyuncaklar hakkında “dırdır etmesinin” ebeveynler üzerinde yarattığı etkiyi araştırmış. Sonuçlara göre oyuncak satışlarının yüzde 20 ila yüzde 40’ı arası çocukların ebeveynleri üzerinde yarattığı direkt ve sözlü baskı sayesinde gerçekleşiyor. Bir diğer deyişle, çocuklar ısrar etmezse bu satışlar gerçekleşmez. Psikologlar da bu araştırmaları oyuncak şirketlerinin ürünlerini direkt olarak çocuklara pazarlamaları ve ebeveynlerine baskı yapmalarını teşvik etmeleri için kullanmışlar.

Bu, uzun zamandır devam etmekte olan bir olgunun sadece küçük bir örneği. Büyük şirketler milyon dolarları ürünlerinin erdemlerini ciddiyetle anlatarak değil, yüz milyonlarca insanın gereğinden çok daha fazla satın almasına ve tatminsizliklerini parayla yok etmeye çalışmasına yarayan bir kültür yaratarak elde ediyorlar.

40 saatlik iş haftasının esas sebepleri

Şirketlerin bu kültürü sürdürebilmek için kullandığı nihai yöntem, 40 saatlik iş haftasını normal yaşam tarzı olarak geliştirmek. Bu çalışma şartları altında yaşayan insanlar akşamları ve haftasonları için hayatlar inşa ediyorlar. Bu düzenleme doğal olarak bizi eğlence ve konfor için ağır harcamalar yapmaya teşvik ediyor, zira boş zamanımız oldukça kıt.

İş hayatına geri döneli sadece birkaç gün oldu ama halihazırda yaptığım sağlıklı aktivitelerin hepsi hayatımdan hemen çıktı: Yürümek, egzersiz yapmak, okumak, meditasyon yapmak ve yazı yazmak.

Bu aktivitelerin göze çarpan benzerliği ise ucuza ya da bedavaya mâl olmaları ve vakit almaları.

Aniden bir sürü param oldu ama çok az zamanım kaldı.

Yurtdışındayken günümü bir parkta dolanarak veya sahilde kitap okuyarak geçirirken iki kere düşünmeme gerek yoktu. Şimdi bu türden şeyler yapmayı düşünmem bile imkansız. Bunlardan birini bile yapmak o çok değerli haftasonu günlerimden birini alacak!

Egzersiz yapmak işten eve döndüğümde yapmak istediğim son şey. Aynı zamanda akşam yemeğinden sonra, yatağa girmeden önce ya da uyandıktan hemen sonrası için de geçerli bu durum. Yani haftaiçi bir gün için.

Bu, basit bir çözümü olan bir sorun gibi görünebilir: Az çalış, daha fazla vaktin olsun. Şimdi kazandığımdan çok daha azıyla tatmin edici bir yaşam tarzını sağlayabileceğimi kendime kanıtlamış bulunuyorum. Fakat maalesef bunu yapmak çalıştığım sektörde, ve birçoğunda daha, imkânsıza yakın. Ya 40 saat ya da hiç. Müşterilerim ve müteahhitler standart iş günü kültürüne sıkıca bağlı, bu yüzden işverenimi ikna edebilsem dahi onlardan saat 13.00’den sonra benden bir şey istememelerini talep etmem uygulanabilir değil.

8 saatlik iş günü, 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sırasında Britanya’da ortaya çıktı. Sebebi, günde 14-16 saat çalıştırılan işçilere rahat bir nefes aldırmaktı. Teknolojiler ve yöntemler karmaşıklaştıkça, tüm sektörlerdeki işçiler daha kısa zamanlarda daha çok değer üretebilmeye başladı. Bunun daha kısa işgünlerine yol açtığını düşünebilirsiniz.

Ancak sekiz saatin büyük şirketler için çok kârlı olmasının sebebi sekiz saatte yapılan iş miktarı değil (ortalama bir ofis çalışanı üç saatten az bir zamanda yapabileceği işler için sekiz saat çalışıyor), satın almaktan mutluluk duyan kitleler yaratması. Boş zamanı kısa tutmak, insanların konfor, haz ve diğer rahatlamalar için daha fazla ödemesi demek. Bu insanların TV ve reklamlarını izlemeye devam etmelerini garanti ediyor. İş dışındaki azimlerini kaybetmelerini sağlıyor.

Bizleri yorgun, keyif almaya aç, konfor ve eğlence için para vermeye istekli ve en önemlisi sahip olmadığımız şeyleri istemeye devam edecek kadar hayatımızdan memnuniyetsiz kılan bir kültürün içine itiliyoruz. Bir sürü şey satın alıyoruz, çünkü daima bir şeyler eksik gibi geliyor.

Neşelenmek için, kendimizi ödüllendirmek için, kutlamak için, sorunlarımızı çözmek için, konumumuzu yükseltmek için ve can sıkıntısından kurtulmak için harcıyoruz.

Parkison Yasası’nı duymuş olabilirsiniz. Bu teori, sıkça zaman yönetimine referans verilerek kullanılır: Bir işi halletmek için ne kadar zaman verilirse, o işi yapmak o kadar sürer. Eğer sadece yirmi dakikanız varsa yirmi dakikada yapabildiklerinizi görmek inanılmazdır. Ama bütün akşamı harcayabiliyorsanız, büyük ihtimalle o iş uzun sürecektir.

Çoğumuz paraya da aynı şekilde yaklaşıyor. Ne kadar fazla kazanırsak o kadar fazla harcıyoruz. Kazanmaya başladıkça birden bire daha çok harcamamız gerekmiyor; harcalayabiliyorsak harcıyoruz. Aslında gelirimiz her arttığında yaşam standartlarımızı (ya da en azından harcamalarımızı arttırmaktan) yükseltmekten kaçınmamız biraz zor.

Tüm bu iğrenç sistemden kaçınıp ormanlarda yaşamaya başlamamız gerektiğini düşünmüyorum. Ancak ne olup bittiğini bilmemiz önemli.

Kusursuz tüketici memnuniyetsiz fakat umutlu, kişisel gelişimiyle ilgisiz, televizyona önemli ölçüde alışmış, tam zamanlı çalışan, fena olmayan bir gelir sağlayabilen, boş zamanlarında keyif çatabilen bir insan.

Sen bu musun?

İki hafta önce, tabii ki değilim, diyebilirdim ama bundan sonra bu haftayı geçirdiğim gibi yaşayacaksam, geçmiş olsun.

Bu yazı Sinan Doğan tarafından David Cain’in raptitude.com için yazdığı “Your Lifestyle Has Already Been Designed” başlıklı makalesinden Türkçeye Gaia Dergi için çevrilmiş, sitemize asla sadık kalınarak kısaltılarak eklenmiştir.

İsteyenler videosuna da göz atabilir…

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Thoreau İle Doğada Olmak

Çoğu insan, özellikle de kentlerde yaşayanlar bir gün doğa ile iç içe olabileceği bir yaşamın …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir