Küllerinden Doğan Bir Ülke: Lübnan

Çok kültürlülük ve çok dinlilik denince akla ilk önce gelebilecek ülkeler listesinin ön sıralarında şüphesiz Lübnan vardır. Şiiler, Sünniler, Ortodokslar, Katolikler, Protestonlar, Maronitler ve Dürziler, ülkenin kozmopolit yapısının başlıca toplulukları. Farklı dinler ve kültürlerdeki toplumların bir sokak ya da mahalle uzaklıkta beraber yaşadıkları bir ülke Lübnan.

1975-1990 yılları arasında yaşanan iç savaşın neden olduğu yaralar, çok derin olmasına rağmen iyileşmeye yüz tutmuş. Ancak hala yaraların izlerini görebiliyorsunuz. Beyrut’un içerisinde iç savaş nedeni ile yıkılmış mahalleler ve harap olmuş binalar görmek mümkün. İç savaştan kalan yaraların yanında İsrail bombardımanlarının açtığı yaralar da derinliklerini sürdürmekte.

Tüm geçmişte ve bugün yaşanan olumsuzlar altında ciddi bir gelişim savaşı veren Lübnan’ın en büyük sorunu, dışarıya verilen göç. Şu anda Lübnan’da yaşayan nüfusun üç katı büyüklükteki bir nüfus başka ülkelerde yaşıyor. Ortadoğu’nun bu acımasız ve huzursuz ortamından dolayı da yeni yetişen nüfusun aklındaki tek şey, bir an evvel ülke dışına gitmek.

Bütün bunlara rağmen Lübnanlılar, rahat insanlar. Akdeniz sıcakkanlılığı ile Orta Doğu özelliklerini bünyelerinde çok iyi harmanlamışlar. Avrupalılarla işbirliği içerisinde olmalarından kaynaklanan beraberliklerinin bazı yönlerini de bu harmanın içerisine katınca diğer Arap ülkelerinden farklılığı ortaya çıkmış. Modern ve hayatı yaşamayı seven insanlar. Eğlenmeyi de çok seviyorlar. Bunu gece kulüplerinde görünce daha iyi anlıyoruz. Diğer Arap toplumlarına göre batı ülkelerine yakın bir hayat standardını yakalamışlar ve yaşıyorlar. Bunun da nedeni, kadınların diğer Arap ülkelerinden çok farklı olarak batı standartlarında aktif olarak sosyal hayatın içerisinde olmaları olsa gerek.

Uzun süre yemek masasında kalarak yemek yemeği çok seviyorlar. Humus, babagannus, kısır, tabule, kibbeh, falafel gibi yemekleri son derece lezzetli. En ünlü içkisi Arak. Bizim rakı tadında ve anasonlu. Su konduğunda beyazlıyor. Aman dikkat alkol derecesi yüksek olduğundan oldukça sert, çarpmasın. Ancak Lübnan şarapları da tavsiye edilir. Lübnan’ın en meşhur birası, içimi oldukça kolay ve lezzetli olan Almaza adlı bira.

BEYRUT 


Lübnan denince akla ilk önce hiç şüphesiz Beyrut geliyor. Gerçekten de Akdeniz’in tüm özelliklerini bünyesinde barındıran, tüm sıkıntılara, yaşadığı acı ve üzüntü veren yıllara rağmen eğlenceli ve güzel bir şehir. İç savaşta büyük zarar görmüş binaların yer yer varlığına rağmen şehir, oldukça yenilenmiş ve halihazırda da yoğun bir inşaat faaliyeti sürdürülmekte. Kiliseler ile camilerin yan yana ve hatta bitişik vaziyette oldukları, çok sesliliğin beraberliğinin kulağa ve göze hoş gelen uyumu, dünyada Beyrut’tan başka bu kadar yoğun nerede olabilir acaba? Bu özellik tek başına bile Beyrut’a ayrı bir hava veriyor ve onu dünyada farklı bir konuma getiriyor.

Beyrut’un gezilecek yerleri yürüyerek çok rahat bir şekilde gece ve gündüz gezilebiliyor. Güvenli bir şehir. Polis ve asker tarafından devamlı kontrol ediliyor. Lübnan’ın en önemli gelir kaynaklarından birisi de turizm olduğundan, turiste karşı da son derece kibarlar. Eğer taksiyi kullanmak ihtiyacınız olursa, muhakkak pazarlık edin.

Beyrut’un en batı ucunda bulunan ve şehrin sembollerinden olan iki büyük kaya oluşumu, Güvercin Kayalıkları olarak adlandırılıyor

Şehrin merkezi, iç savaş sırasında yerle bir olmasına rağmen yeniden restore edilerek ayağa kaldırılmış. Burası bir Orta Doğu görünümünden son derece uzak, modern bir görünüme sahip. Saat kulesinin etrafındaki Osmanlı döneminden kalma binalar da, dikkat çekici. Çok hareketli bir bölge. Modern alışveriş merkezlerindeki marka ürünler göz kamaştırıcı. Görülecek yerlerden birisi, geçmişi haçlılar dönemine kadar giden bir yapı olan St. George Katedrali. Hemen yanında Refik Hariri’nin anıt mezarı ile Mohammed al-Amin Camisi gezilebilir. İç savaş boyunca en şiddetli çatışmaların yaşandığı Place des Martyrs’deki anıt ziyaret edilebilir. Roma Hamamı ve harabeleri de bu bölgede görülecek yerlerin başında geliyor. Kordonda akşam güneş batarken yürüyün ve güneşin denizden batarken o muhteşem görünüşünü içkinizi yudumlayarak seyredin. Bu arada Beyrut’un sembolü olmuş Rawcheh Kayalarını da görme imkanınız olacaktır.

JEITA MAĞARASI 


Beyrut’a yaklaşık 18 km uzaklıktaki Nahr al-Kalb Vadisi’nde yer alan ve yeni dünyanın yedi harikasından biri olmaya aday gösterilmiş Jeita Grotto, 1836 yılında keşfedilen Aşağı Kısım ve 1958 yılında keşfedilen Yukarı Kısım
olmak üzere birbiriyle bağlantılı iki kireçtaşı mağarasından oluşuyor. Burası doğanın ne kadar büyük bir sanatkar olduğunun güzel bir kanıtı. İki kattan oluşan mağara, dağın altında altı kilometre uzunluğunda. Alt katta yer altı nehrinin oluşturduğu durgun suda teknelerle dolaşılıyor. Üst katta hepsi birer sanat şaheseri olan, seyretmeye doyulmayan ve insanı büyüleyen sarkıt ve dikitler yürüyerek geziliyor. Mağaranın içerisinde fotoğraf çekilmesine izin vermiyorlar.

BYBLOS (BİBLOS)


Kuruluş tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 7000 yıl geriye kadar gittiği düşünülen Byblos, Beyrut kentinin kuzeyinde yer alan sevimli bir antik Fenike liman şehri. Şehre girişteki antik sütunlu yolda pek bir şey kalmamış olsa da bugünkü haliyle şehir, eski antik görüntüsünü kısmen koruyor. Sağ taraftaki kaleyi geziyoruz. Buradan denizin ve çevrenin görüntüsü güzel. Sütunlu yolu takip edince Osmanlılar tarafından yaptırılmış olan çarşı hala ayakta. Hediyelik eşyaların satıldığı güzel görünümlü bir çarşı. Burada da yan yana duran cami ve kiliseler, insanlık tarihindeki hoşgörünün güzel örneklerinden. Camiden gelen ezan seslerine, hemen yakınındaki Haçlı Kilisesi’nde yapılan ayinlerdeki dua sesleri karışıyor.

ANJAR 


1949 yılında yapılan kazı çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılan Anjar, ticari maksatlarla sekizinci yüzyılda Araplar tarafından kurulmuş küçük bir yerleşim yeri. Şehir, 8. yüzyılın başında (705-715) Halife 1. Velid tarafından kurulmuş. Adını “kayadan çıkan su” anlamında kullanılan Arapça kelime olan “ayn al-jaar”dan alan şehir, aslında hiçbir zaman tamamlanamamış. Burada birbirini dik kesen caddeler, dikkat çekici ve yerleşim yerini dört parsele ayırıyor. Etrafı iç bölümleri çamur ve molozla kaplanmış iki metre kalınlığında, yaklaşık 350-385 metre uzunluğunda duvarlarla çevrilmiş alanın içinde bulunan biri büyük, diğeri küçük iki tane saray, bir cami ve hamam önemli kalıntılar. Anjar Lübnan’da görülmesi gereken yerlerden birisi, ama Baalbek’in yanında sönük kalıyor.

BAALBEK 


Şehirden 86 km uzaklıkta bulunan Bekaa Vadisi’nde yer alan Baalbek, 1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alınmış. Baalbek Fenikeliler tarafından en büyük tanrıları olan Baal’e adanmış bir şehir. Helenistik dönemde “Heliopolis ” yani “Güneş Tanrısının Kenti ” adı ile anılıyor. Roma İmparatorluğu zamanında da şehir, en görkemli günlerini yaşamış. Burada bulunan Jupiter, Venüs ve Baküs tapınakları, Romalılar tarafından inşa edilmişler. Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı kabul etmesinden sonra da bazilika olarak kullanılmışlar. Daha sonra Arap hakimiyetinde kale olarak askeri maksatlara tahsis edilmişler. Bu gün büyük bir çoğunluğu yıkılmış olan bu muhteşem esere en büyük zararı Haçlılar vermiş. Osmanlı döneminde Almanlara verilen kazı müsaadesiyle de kalanlar gün yüzüne çıkarılmış. Kalıntıları bile insanı uzaktan büyüleyen ve dayanılmaz cazibesine kapıldığımız muazzam bir tapınaklar topluluğu.

Editör Notu: Küçük bir hatırlatma. Lübnan’a giriş yapabilmek için pasaportunuzda İsrail’e ait damga olmaması şartı aranıyor.

Ünlü Lübnanlı şarkıcı Feyruz’un seslendirdiği Beyrut’a şarkısı ile bitirelim biz de yazıyı…


Olay Salcan

https://olaysalcan.blogspot.com.tr/

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Ünlü Edebiyatçıları Besleyen Şehirler

Okuduğumuz romanların kahramanları ve hikayeleri kadar, yaşadıkları yerlerde bizleri sarar sarmalar. Bir çok romanda sadece …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir