İyi Olma Halleri

Neşe, haz, huzur, mutluluk. İyi olma halleri. Günümüzde aynı kefeye konulan kavramlar. Oysa Antik Yunan bilgeleri bu kavramları birbirinden ayırmaya büyük özen gösterirdi hatta felsefe okulları bile birbirinden bu duruma göre ayrılıyordu: Kireneliler, Epikürcüler, Şüpheciler, Platoncular. Hepsi de bu iyi olma hallerini birbirinden farklı şekillerde tanımlamışlardır.

Öncelikle hazzı ele alalım. Haz bir karşılaşma meselesidir. Bir bedenle, bir doğa gücüyle, bir maddeyle karşılaşınca ortaya çıkması muhtemel bir histir. Haz sadece hoşa giden, tatlı, eşsiz, olumlu anlamda ani, vahşi duygularla ilgilidir. Hazzın kötü yanı, tekrarla birlikte yavanlaşır, tazeliğini kaybeder, meşakkatli görünür, bayağılaşır. Bu noktada şu iki stratejiden birini seçer­siniz: çeşitlilik ya da nicelik. Ya türleri değiştirip farklı çeşitli­likler bulur, ya başka tarzlara geçer ya da dozu artırırsınız. Bu stratejiler ilk uygulandığında biraz işe yarar. Azalmış yoğun­luğun bir kısmı yeniden kazanılır. Fakat bu etkiler için fazla beklentiye girilir ki, bu beklenti hazzı öldürür.

Neşe ayrı bir hâldir; pasifliği az ve talepkarlığı fazladır, yoğun­luğu az ve bütünlüğü fazladır, kapsamı daha dar olsa da zengin­liği fazladır. Aristoteles ve Spinoza’da da aynı temel düşünce vardır: Neşe bir olumlamaya eşlik eder.

Üzüntüyse pasifliktir; ben yapamadığımda belirir. Kendi­mi zorlarım, elim kolum bağlıdır, her şey bana karşıdır. Sebat ederim, zorlarım. Yeniden başlarım ama üstümde yine aynı ölü toprağı vardır: yapamama hissiyatı. Spor müsabakalarında bir şeyi yapamamak da bunun bir örneğidir; insan kendini zorlar, bacaklar birer direk ve be­den de örstür sanki. Ona söylenen hiçbir şeyi yapmayıp karaya oturur, biçimsiz bir kütleye dönüşür. Keza bir müzik aletiyle cebelleşe cebelleşe hevesin kırılması da böyledir; parmaklar yanıt vermez, tokmak gibi ağırlaşmışlardır. Şarkıcının sesi kayar, detone olur. Ses çatlar. Ya da aşırı çalışmadan bıkmak da öyledir; çok fazla tekrar ister, çok katmanlıdır. Makineyi can sıkıntısına ve yorgunluğa karşı durmadan iteklemek gerekir. Hiçbir şey fayda etmediğinde, üzüntü peyda olur.

Neşe bir şeyi sonucuna erdirmenin verdiği haz, bir zafer duygusu veya başarıya ulaşmanın tatmini değildir. Ustalıkla harcanan bir enerjinin göstergesi, bağımsız bir olumlamadır. Bulduğunda ve keşfettiğinde düşünceye dolan neşe, bir işi çaba sarf etmeden yaptığında be­dene dolan neşe. İşte bu yüzden hazzın aksine neşe tekrarlarla artar ve zenginleşir.

Yürürken, sürekli duyulan gümbürtüdür neşe. Elbette yer yer çaba sarf etmek zorunda kalabilir, güçlüklerle karşılaşabi­lirsiniz yine. Ayrıca gönül rahatlığıyla dolu anlarınız da ola­caktır, inip ardınızda bıraktığınız dik yamaca gururla bakmak mesela. Caka sat­mayla alakası olmayan yürüyüşe, bedeni en eski doğal eylem içinde hissetmenin getirdiği basit neşe hâkimdir.

Ne yazık ki, uzun zamandır pek çoğumuz, doygunluğa ulaşmanın nes­nelere sahip olmaya ve toplumsal itibara dayandığı inancını aşılayan kötü imajların tuzağına düşmüş durumdayız. Aslında çok yakınımızda ve çok basit olan -ve belki de bu yüzden zor görünen- neşeyi aramaya çok uzaklardan başlarız.

Yürürken belki de adına “mutluluk” diyebileceğimiz bir şeyi yakalarız. Yazarlar ve şairler onu büyük düşünürlerden daha iyi anlatmışlardır, çünkü mutluluk bir karşılaşma meselesidir ve duruma bağlı olarak yoğunluğu değişir. Yaban meyveleri­ni tadını çıkara çıkara yemekten ya da bir esintinin yanakları okşamasından alınan haz. Yürümenin, “bir başına” ilerlediği­ni hissetmenin verdiği neşe. Yaşamanın tattırdığı doygunluk. Mutluluk kendini bir manzaranın, bir anın, bir ortamın alıcısı olarak bul­mayı ve anın lütfünü almayı, kabul etmeyi, yakalamayı gerek­tirir. Bunun ne yolu yordamı vardır ne de hazırlığı; sadece an geldiğinde orada olmalıdır insan. Öbür türlü başka bir şeye, bir şeyi başarmış olmanın tatminine, zaten bildiğiniz şeyi yap­mış olmanın neşesine dönüşür. Mutluluk tekrarlanamaz olduğu için hayli kırılgandır; mutluluk anları nadirdir, bu anlar dünya­nın kumaşındaki altın iplere benzer, onları yakalamak gerekir.

Son iyi olma hâli huzurdur. Bu da farklı bir mevzudur; kayıt­sızlıkla merak, reddetmeyle olumlama arasındaki dengedir. Ru­hun her yönüyle dengede bulunması hâlidir. Yürüyüş, birbirini izleyen dinlenme ve hareket anlarında gizliden gizliye, ağır ağır huzurun kapısına çıkar. Huzur belli ki yürüyüşün yavaşlığına, bütünüyle tekrarlardan müteşekkil olmasına bağlıdır; kendini­zi ona teslim etmeniz gerekir.

Korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kur­tulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır huzur. Günübirlik bir yola çıktığınızda ve bir sonraki aşamaya varmanın kaç saat alacağını bildiğinizde yürümekten ve yolu takip etmekten başka bir şey yapmazsınız. Siz uzaklarda yürürken huzur sizi yakalar. Büyük tutkuların yarattığı yorgunluğun, stres altında ezilen yaşamların tat­sızlığınının yerini sadece ama sadece yürüyüşün amansız bit­kinliği alır. Huzur artık hiçbir şey beklemiyor olmanın, yalnızca yürümenin, yalnızca ilerlemenin hissettirdiği tazeliktir.

Kaynak: Yürümenin Felsefesi – Frederic Gros

 

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Mutluluğa Dair Yanlış Bildiğimiz 10 Şey

Mutluluk, hemen hepimizin gündeminde. Ancak mutluluğu yakından tanıyor gibi hissetsek de aslında onunla ilgili bilmediğimiz, yanlış …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir