İsveç’in Hikayesi: Nasıl Başardılar?

Günümüzde birçok alanda dünyanın zirvesinde bulunan İsveç, 19. yüzyılın sonunda fakirlik ve sefalet içindeydi. Bu değişimin hikayesine göz atalım kısaca…

Yıl 1876, uzun süredir fakirlik ve sefaletle mücadele eden binlerce İsveçli birazdan Amerika Birleşik Devletleri’ne doğru yol alacak gemide kendine yer bulabilmek için Göteborg limanına toplanmış durumda. Kendilerini geminin en arka bölümüne yönlendiren mürettebatın talimatlarına büyük bir özenle itaat ediyorlar. En büyük hayalleri Şigago, Mineapolis, Worcester, Minnesota, Delaware gibi şehirlerdeki fabrikalarda işçi olabilmek. Ülkelerinde uzun süredir fakirlik, adaletsizlik ve yolsuzluklarla mücadele ediyor bu insanlar. Geleceğe dair hiç bir ümitleri yok. Tek çareleri var, başka diyarlarda yeni bir hayat kurmak…

Bu göç dalgası bu şekilde yıllarca devam etti. Öyle ki; 1890 yılına gelindiğinde Amerika’daki İsveçli nüfusu 800 bini bulmuştu. O yıllarda başkent Stockholm hariç bütün şehirlerin nüfusundan fazla olan bu rakam yetkilileri endişelendirmeye başlamıştı. Ülke yavaş yavaş boşalıyordu. Göçü durdurabilmek yada en azından yavaşlatabilmek için bir dizi önlem hayata geçirildi. Ancak Amerika’daki ücretlerin İsveç’tekilerle kıyaslanamayacak kadar yüksek olması ve artık Amerika’da hatırı sayılır bir İsveç toplumunun oluşmuş olması göç akınını sürekli canlı tutuyordu. 1907 yılına gelindiğinde göç artık İsveç için tahammül edilemez bir sorun haline gelmişti. Parlamento acil olarak toplantı. Olağanüstü yetkilere sahip özel bir ‘Göç Komisyonu’ kuruldu. Söz konusu komisyonun tek bir görevi vardı: Ülkeyi hızla çöküşe sürükleyen göçü durdurmak…

1907’de kurulan İsveç Göç Komisyonu’nun yaptığı ilk şey  ‘Amerika’nın en iyi yanlarını İsveç’e getirmek’ sloganıyla; eğitim, ekonomi, siyasi hayat, sosyal yaşam gibi temel konular başta olmak üzere birçok farklı alanda sayısız reformların hayata geçirilmesini sağlamak oldu.  Yolsuzlukların üzerine gidildi, eğitim sistemine çeki düzen verildi.  İlerleyen yıllarda patlak veren Birinci Dünya Savaşı ise bir anlamda İsveç için fırsat oldu. Avrupa ülkeleri ve ABD dahil dünyanın birçok ülkesinin savaşla meşgul olduğu yıllarda İsveç tarafsız kaldı ve söz konusu reformları hayata geçirdi. Ülkenin kuzeyindeki zengin demir madenleri ise savaş sırasında İsveç ekonomisinin canlanmasına olanak sağladı. 1920 yılına gelindiğinde ABD’ye göç ciddi oranda azalmıştı.

Aynı tarafsızlık politikasını İkinci Dünya Savaşı’nda da devam ettirdi İsveç.  Görünürde savaşın taraflarından biri olmadı ama arka planda Almanya’ya demir çelik satmaya devam etti ve Rusya’yı işgale giden Alman ordularının ülkeden transit geçmesine izin verdi. Öte yandan Hitler’in zulmünden kaçan Yahudilere de kapılarını açtı.

İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da sadece kaybeden tarafların değil kazanan tarafların da önemli kayıplar vermesine neden olmuştu. Birçok ülkede ekonomi çökme noktasına gelmişti. İsveç’te ise çok daha farklı bir tablo söz konusuydu. Kayda değer bir fiziki tahribat söz konusu olmadığı gibi savaş boyunca devam eden demir-çelik ihracatı ekonomiyi ayakta tutmuştu. Sosyal hayatta da önemli gelişmeler elde edilmişti. 1850 ile 1950 yılları arasında nüfus ikiye katlanmasına rağmen kişi başına düşen gelir tam 8 kat artmıştı. Ortalama ömür 28 yıl uzadı. Bu süre içerisinde tarımla meşgul olan köylü nüfus kentlere göç ederek ülkeyi müreffeh devletler arasına taşıyan sanayi sektöründeki atılıma öncülük etti.

Tarafsızlık İsveç’in dış politikadaki en temel prensiplerinden biri oldu. Bu sayede hem geçtiğimiz yüzyıl boyunca yaşanan savaşların olumsuz etkilerinden korundular hem de dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan krizlerde arabuluculuk görevi üstlendiler. Halihazırda İsveç NATO üyesi olmayı da tarafsızlık ilkesini ihlal edeceği gerekçesiyle reddediyor. 1901 yılından bu yana düzenli olarak verilen Nobel Ödülleri ise İsveç’in barışa, bilime, sanata ve edebiyata verdiği ehemmiyeti temsil ediyor.

1932 yılında Köylü Partisi ile yaptığı iş birliği sayesinde iktidara gelen Sosyal Demokrat Parti 1976 yılına kadar aralıksız olarak İsveç’i yönetti. Günümüzde ‘İsveç modeli sosyal demokrasi’ olarak bilinen yönetim anlayışı büyük oranda bu süre içerisinde hayata geçirildi. Sosyalist prensiplerin liberal bir ekonomi ve demokratik bir toplum anlayışıyla birlikte hayata geçirilmesi temeline dayalı olan bu modelin İsveç’in bugün bulunduğu noktaya gelmesinde payı çok büyük. Adil bir vergi sistemi, yerel yönetimlerin son derece geniş yetkilerle donatılması, düşük işsizlik oranı ve güçlü bir ekonomi için çalışan Sosyal Demokratlar İsveç’i geçen süre içerisinde dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri haline getirdiler. Zaten sağlam bir altyapıya sahip olan sendikalar bu sürede daha da güçlü hale geldiler. Bu sayede emekçinin alın teri ne bürokrasinin kısır döngüleri arasında harcandı ne de patronların insafına terk edildi. Makul bir ücret sistemiyle birlikte beşikten mezara kadar sosyal bakım ve destek anlayışı topluma hakim oldu.

1995 yılında Avrupa Birliğine üye olmasına rağmen İsveç para birimi olarak Euro’yu kullanmaya yanaşmadı. 2003 yılında yapılan referandumda halkın yüzde 55,9’u para birimi olarak Kron’un kalmasını istedi.

İsveç’in bulunduğu noktaya gelmesindeki en önemli etkenlerden biri hiç şüphesiz son derece güçlü bir eğitim sistemine sahip olması. Ülkede 9 yıllık ilk öğretim mecburi. Ancak 6. sınıfa kadar öğrencilere not vermek yasak. Notun küçük yaşlardaki çocukların motivasyonunu olumsuz etkilediğine inanıyorlar. Öğrencilere hakları daha küçük yaşlarda öğretiliyor. Bu sayede hayatın ilerleyen yıllarında yaşayacakları zorluklara karşı kendilerini koruma becerisine sahip olabiliyorlar. Bu arada İsveç’in 1979 yılında çocuk dövmeyi yasaklayan ilk ülke olarak tarihe geçtiğini hatırlatmakta fayda var.

‘‘İhtiyacı olmayan şeyleri satın alan kendinden çalar’’ kuşaktan kuşağa aktarılan bir sözdür İsveçliler arasında.  Tasarruf önemli bir kültürdür çünkü. Öyle ki İsveçliler bu kültürü ülkelerine gelen turistlere de anlatmaya çalışmışlar. Yıllar önce Stockholm’de bulunan birçok otelde lavaboda turistlerin tıraş olmak için kullandıkları aynaların kenarında şöyle bir not olduğu anlatılır: ‘‘Lütfen tıraş olduktan sonra kullandığınız jileti çöpe atmayın. Yan tarafa bunun için bir kutu koyduk. Jiletinizi oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayine destek olun.’’

“Daha az kork, daha çok ümit et, daha çok çiğne, daha az ye, daha az mızmızlan, daha çok nefes al, daha az konuş, daha fazla şey söyle, daha az nefret et, daha çok sev ki tüm iyilikler senin olsun.” der eski bir İsveç atasözü. der eski bir İsveç atasözü.  Belki de bu yüzden İsveç her zaman göçmenlere karşı hoşgörülü bir ülke oldu. İkinci Dünya Savaşı süresinde Hitler’in zulmünden kaçan Yahudilere kapıyı açtığı gibi; Bosna Savaşı’ndan sonra Boşnaklara, Pinochet’in zulmünden kaçan Şilililere, ve son olarak Suriye’deki iç savaştan kaçan Suriyelilere de açtı. İsveçlilerin kendilerinin de göçe yabancı bir millet olmamaları bu hoşgörünün arkasında yatan nedenlerden biri olabilir.

Günümüzde İsveç’te 100 binin üzerinde Türkiye kökenli göçmen yaşıyor.

Sitemize kısaltılarak eklenmiştir. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

YolveMacera

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Eğlenceli Tasarımlar, Renkli Binalar

İç karartıcı, gri renkli binalardan sıkılmadınız mı? Bu tasarımlar biraz da gülümsememiz için… Kübik Evler …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir