İnsanlık Kendini Nasıl Yok Etti?

Eğer bir gün insan uygarlığı kendini yok ederse, hayatta kalanlar gezegenimize bakacak ve Ne oldu?” diye soracaklar. Cevaplar buna benzer bir şey olabilir…

Yok oluşumuz temel sebebi belirli bir felaket, çatışma veya yıkım olmayacak; Sorunun başlangıcı insan beyninin  mimarisinde yatıyor olacak.

Zihnimizde en baş döndürücü düşüncelerimizin açığa çıktığı, sinirbilimciler tarafından “neocortex” diye bilinen bir yer var. İnsanlarda, diğer tüm türler ile karşılaştırıldığında defalarca daha büyük olan kısım. Beynimizin bu kısmı, bizlerin Mozart’ın Sihirli Flütü’nü, Tolstoy’un Anna Karenina’sını ve uygarlığı üretmesini sağladı. Fakat, insan beyni aslında bir bileşen daha barındırıyor; sürüngen beyin.

Sürüngen beyin, beynimizin alt ve arka tarafında yer alan hayatımızı sürdürmekle ilgili reflekslerimizi oluşturmakla görevlidir. Yemek, içmek, barınmak, üremek gibi konularla ilgilenir ve alışkanlık geliştirir. Düşünemez ve öğrenemez. Sürüngenler bu beyne sahiptir. Mantığı çok basittir. Ya iyidir, ya kötü, ya durmalı, ya kaçmalı.

İşte, bizim bilinçli zihnimizle iyi, başarılı, sağlıklı olmayı istememize rağmen, bunlara ulaşmamıza engel olan, beynimizin bu kısmıdır. O sadece hayatta kalmakla ilgilenir, mutluluğun ne demek olduğunu bilmez ve ilgilenmez.

Sürüngen beyni insanlara üç  tehlikeli sorun yarattı.

İlk olarak “Kabilecilik”. İnsanlar her zaman yabancılara güvensizdiler, kendisinden olmayanlara karşın nefret etmeye meyilliydiler.

İkinci olarak, insanlar kısa süreç üzerinde düşünmeye yatkındı. Sadece yakın geleceği hayal edebiliyordu, en iyi ihtimalle birkaç yıl. Uzun süreç üzerine düşünmek ise insan için hayali ve gerçek olmayan bir durumdu.

Üçüncü olarak, entelektüel başarılara sahip olmalarına rağmen, zihinleri kendileri üzerine düşünmekten nefret ediyordu. Düşünmek yerine harekete geçmeyi, plan yapmak yerine hayal kurmayı tercih ediyordu. Bilimsel yaklaşımı icat etmiş fakat çoğu durumda bu yetiyi kullanmayı tercih etmiyordu. Kendini bilmek, kendi hakkında öğrenmek istemiyordu.

Bir çok jenerasyon bu kusurlara dayanmıştı. Belirli sistemler kurmuştu onları sağlıklı olarak entegre etmek için: hukuk, hükumetler, eğitim, felsefe, bilim. Bunlar az çok işe yaradı.

Nihai yok oluşa sebep olan şey, “neocortex”in artan fakat kısıtlanamayan gücüydü. Bu güçlü araç; zamanla ateşi esir aldı, elementleri zapt etti ve homo sapien’lere gezegen üzerinde tanrısal güçler verdi.

Yanlışlarının bedeli daha da büyüdü; bilgeliği sürekli olmayan ve hassas durumda kalırken güçlerine kısıtlama getiremedi. Neticede kudreti, kendini kontrol etme kapasitesini geride bıraktı; nükleer silahı olan bir kemirgen haline geldi. (Her şeye rağmen) İnsanlığı kurtarabilecek bir şey vardı: Sevgi.

Özellikle üç sevgi çeşidi.

Birincisi, yabancılara karşı duyulan sevgi: Diğerlerini kendisi gibi görebilme, diğerlerinin onunla aynı  olduğunu anlayabilme yetisi.

İkincisi, henüz doğmamış olanlara yönelik sevgi: Gelecekte yaşayacaklar için duyulan endişe.

Üçüncüsü, gerçeğe duyulan sevgi: Kuruntu ve yalanların çekiciliğine karşı koyabilme gücü

SONUÇ

Bunları anlamak için uzaylılara ihtiyacımız yok. Uygarlığın kaderi nihayetinde mahkemelerde, oy sandıklarında veya devlet binası koridorlarında yatmıyor. İnsanlığın kaderi bizim kısa dönemli, bencil ve şiddet içeren dürtülerimize hükmetmemize bağlı;durmak bilmeden insan zihninin kusurlu mimarisini telafi etmeyi öğrenmeye çalışmamıza.

Bu yıkıcı dürtülerimiz, iki kulağımızın arasındaki organik cevherin yoğun kıvrımlarında…

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Tembelliğe Son Veren Teknik: Kaizen

İddia edildiğine göre bu teknik sayesinde ertelemeye ve tembelliğe son vermek sanıldığı kadar zor değil. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir