‘Hippi Yazı’ndan Geriye Ne Kaldı?

‘’Love is all you need’’– Beatles 

Herşey Wall Street Journal ve New York Times gazetelerine verilen bir ilanla başladı. İşadamı John Roberts ve arkadaşı Joel Rosenman, verdikleri ilanda, “Paramız var ama ne yatırım yapacağımızı bilmiyoruz. Bize fikir verecek ortaklar arıyoruz” dediler. Beş bini aşkın yatırım önerisi geldi. Bunların içinde Michael Lang ve Artie Kornfeld’in teklifi hoşlarına gitti. Ve bu dörtlü kafa kafaya verip, Michael Lang’ın yazlarını geçirdiği, New York’un 2 saat kadar kuzeyindeki küçük Woodstock kasabasında bir müzik kayıt stüdyosu kurmaya karar verdiler. Ancak olaylar hiç beklemedikleri bir şekilde gelişecekti.

Bir Ağustos günü, New York’un 2 saat kuzeyindeki 2 kilometrekarelik tenha bir alanı dolduran yarım milyon kişi ile, 20’nci yüzyılın en çok konuşulan sosyal etkinliklerinden birine imza atarken buldular kendilerini. Projeleri ve paraları o hafta arazinin çamuruna gömüldü ama isimleri tarihe yazıldı.

Woodstock’ta 1969 yazındaki etkinliği başlatmadan önce, eğer ‘’şimdi bunca yoğun gündemin arasında ne işimiz var orda’’ demeyecekseniz sizi herşeyin başladığı 1950’li yıllar New York’una ve bu kentin en sıradışı semti olan Greenwich Village’a davet ediyorum.

Yol tutkunlarının yolu bir gün bir şekilde Jack Kerouac ve çetesi ile kesişir. “Samimi bir halk adamı” diye anılan şair, romancı, aktivist, seyyah Kerouac ve arkadaşları sadece Amerika’da değil bütün dünyada birkaç kuşağın hayatında derin izler bıraktılar.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD’nin önde gelen şehirlerinin yanı başında kırlık ormanlık muhitlerde ‘suburb’ adı verilen üst-orta sınıf banliyölerin oluştuğu yıllar. İşte Kerouac’ın çetesindeki birçok isim, bu ‘suburb’lere yerleşen konformist ve muhafazakar ailelerin çocukları.

Manevi boyutundan sıyrılmış ve hayatı, iş-kariyer- suburb üçgenine mahkum eden kapitalist muhafazakarlığın ruhlarında yarattığı derin boşlukla arayışına başlayan bu kuşak, Amerika’nın taşra şehirlerine eyaletlerine doğru kendilerini yollara vurdu. Kerouac, 1947, 1949 ve 1950 yıllarında yaptığı yolculukları 1951 yılında Manhattan’daki ucuz dairesinde 3 haftada kaleme aldı. Yazılışından 8 yıl sonra okuyucuyla buluşan ‘’On the Road’’ 20’nci yüzyılın en çok okunan yol kitaplarından biri oldu.

Kerouac, dostu Alen Gingsberg, Gregory Corso ve birkaç Columbia Üniversitesi öğrencisi, 1950’lerin başından itibaren, “Beat Kuşağı” diye anılacak kültürel hareketin çekirdeğini oluşturdular. Konformist Amerikan hayat tarzına başkaldıran bu bir grup genç şair, yazar, şarkıcı sonraki yıllarda kendi hayatlarında ve etkiledikleri gençlerde, doğu mistizmine, uyuşturuculara, cinsel devrime art arda kapılar açtılar. Şiirin yayılmasına da ön ayak oldular, berbat şairlerin ortaya çıkmasına da… “Beat Generation” tanımını ilk defa 1948 yılında Kerouac kullandı. Genelde kuşak denildiği için bunların oldukça kalabalık bir hareket olduğu sanılır. Beat üyesi Hettie Jones, bir defasında, ‘’Aslında bir kuşak olamazdık. Çünkü hepimiz bir araya geldiğimizde benim oturma odama sığıyorduk’’ diye yazacaktı.

20’li yaşlarındaki bu grup, 1950’lerin ortasında bir süreliğine San Francisco’ya taşınınca, hem kendileri hem de San Francisco tarihin en büyük ‘’alt kültür’’ hareketlerinden birinin odağına dönüştü. San Franciscolu nizami gazeteci, mümtaz adam, üretken kalem Herb Caen, o günlerde uzaya fırlatılan Sovyet uydusu Sputnik’ten esinlenerek bu Beatçileri “Beatnik” diye adlandırdı. Herkes “Beatniklerden” bahsediyordu artık…

1960’lara gelindiğinde Beatnik kuşağı yerini, bu alt kültürün belirgin özelliklerini çok daha ileri götürecek yeni bir kuşağa bırakacaktı; Hippiler

Alışılmışın dışında giyinen, alışılmışın dışında bir müzik dinleyen (rock’n roll), alışılmışın dışında bir kültür geliştiren bu kuşağın ilk temsilcileri, ABD’nin iki ucunda kümelenmeye başladılar. En doğudaki New York’un ‘Village’ semti ve en batıdaki San Francisco’nun Haight-Ashbury bölgesi… Village her ne kadar hippiliğin teorisinin ve ilk kıvılcımlarının doğduğu yer olsa da dünya gündemine ‘’Haight’’ ile girdi bu sosyal hareket….

New York’tan gelen hippilerin yerleştiği bu arka mahallede, daha sonra adı San Francisco State Üniversitesine dönüşecek ‘’SF College’’ öğrencileri de okullarını terkederek, saykadelik ilaçları tüketip kendilerini hiçliğe bıraktıkları komünal bir sosyal çevre oluşturdular. Bu ucuz, pasaklı arka mahalle bir anda ünlendi. ABD’nin her yerinden gençler buraya gelip bu çevreye katıldı. 1966 Haziran ayında 15 bin hippi yaşıyordu bu mahallede.

1950’lerin sonunda Village kafelerine takılan beatnik liderler, gençler, kendilerinden olanı, banal olmayan anlamında, ‘hip’ diye anıyordu. Eylül 1965 günü ‘hippi’ sözcüğüne ilk defa ana akım medyada rastladığımız gündür. San Francisco’lu gazeteci Michael Fallon, ‘’Beatniklerin yeni cenneti’’ başlıklı yazısında, Haight semtine taşınan bu yeni kuşak Beatnikler için ‘hippi’ kelimesini kullandı. Ancak bu isimlendirme kitle medyasının dikkatini ancak 2 yıl sonra çekebildi. ‘’Beatnik’’ kelimesinin mucidi olan San Francisco Chronicle gazetesinin köşe yazarı Herb Caen, günlük yazılarında sık sık ‘’hippi’’ kelimesini kullanarak, kelimeyi genel kabul gören bir isme dönüştürdü.

Amansız bir arayışın pençesine düşmüş bu hepsi birbirinden zeki, muhalif ve içten insanlar, sadece coğrafyanın yollarına değil, çocukluğumuzdan itibaren “alıştırıldığımız” sosyal yaşamın ötesine de yolculuğa hazırdılar. Kapitalizmden kaçarken Budizme iyice yönelmeye başladıkları dönemdir bu aynı zamanda.

Beatnikler, ‘benlik‘lerini, ‘entelekt‘lerini sıfırlamaya çoktan başlamışlar ve sosyal yaşamın her prensibini sorguluyorlardı ama ulaşacakları ‘hiçlik’ makamından sonrası için hiçbir fikirleri yoktu.

Tek istedikleri, parçası olmaya zorlandıkları ve sahtelik üzerine kurulu sosyal düzenden, çocukluklarından itibaren anne babalarından, çevrelerinden edindikleri kimliklerinden özgürleşmekti. Ancak bu “arınma” yolunda çok fena bir klavuzun pençesine düştüler; kimyasal maddeler.

Marihuana en masumu ve tek doğal olanıydı. Ancak, marihuanada kimse durmuyordu. En kötüsü de psychedelic (halüsinojen) ilaçlardı. En başta da bir kuşağı mahveden, kısaca ‘asit’ dedikleri LSD (lysergic acid diethylamide). Psychedelic kelimesini ünlü kara ütopya yazarı Aldous Huxley ünlendirdi. George Orwell’in zorba totaliter diktatörlüklerin ürpertici karanlığını yazdığı yıllarda, Huxley de, insanların otoriteye boyunlarını korkuyla değil gönüllü şekilde teslim ettiği kapitalist totaliterliği, “Cesur Yeni Dünya” adlı sıradışı karşı ütopyada yazarak, ‘beat kuşağını’ çok etkilemişti.

Huxley, “The Doors of Perception (Algının Kapıları)” adlı kitabında, bizzat kendi uyuşturucu deneyimini anlatmıştı. Psychedelic ilaçların, beynin algı filtrelerini devre dışı bıraktığına ve bu sebeple de insanın günlük basit eşyalarda bile normalde algılamadığı birçok detayı algılamaya başladığına inanıyordu. Bir psikiyatristin gözetiminde ‘’meskalin’’ adlı ilaçtan alan Huxley, ilacın etkisinde gördüklerini “Algının Kapıları” kitabında anlattı. Huxley, “Adem’in yaratılışı esnasında hissettiklerini yaşadığını” iddia etti. Bu kitap, Beatnikler ve devamı olan kuşakların üzerinde çok derin etki bıraktı. Rock tarihinin en efsane gruplarından biri olan “The Doors”, adını, Huxley’in bu kitabından aldı.

Özgürlükleri için ‘’otomatize edilmiş toplum’’dan kaçarken, önemli bir kısmı, LSD 25, DMT, mor sis, MDMA, turuncu günışığı, sentetik meskalin, psilocybin, morfin, STP ve benzeri isimlerle anılan birçok kimyasalın kölesi haline geldiler. Yeryüzünde çok ciddi bir politik ve kültürel açılım yapabilecek hareket, birkaç yılda, uyuştu ya da ‘’uyuşturuldu’’. Uyuşturulma olasılığından da bahsediyorum çünkü bazı komplo teorilerine göre, hippiler ‘’derin devlet tarafından uyuşturucuya gömülerek pasifize edildiler.”

Bugün bile yaşayan birçok kıdemli Hippi o günlerdeki bu kontrolsüz gidişatlarını izahta güçlük çekiyor. Kapitalist düzenin banal tutuculuğuna isyan edip özgürleşmeye çıktıkları yolda kimyanın köleleri haline gelmelerini esefle üzüntüyle anıyorlar.

Village’lı eski Hippi’lerden biri Village Voice’a anılarını, “Elimize tutuşturulan her hapı alıyorduk. Yeni bir deneyim yaşıyorduk. Pandoranın kutusunu açmış gibiydik. Kutu hap doluydu. Birgün yeryüzünde herşeyin bir hapla çözüleceğine inanıyorduk. Her derdin her ihtiyacın ayrı hapı olacaktı. İlaç endüstrisinin büyük yalanına fena halde kanmıştık.” diye anlatıyor.

Tabii ki ‘Hippilik’ bu trajediden ibaret bir yaşam biçimi ve isyan değildi. Bugün bile hala onları konuşuyorsak, sosyal ve politik mücadeleleri, kıyafetleri, barışçılıklarıyla çok önemli izler bırakmalarındandır.

En başta görünümleri farklıydı. Erkeklerin çoğu saç ve sakal uzatıyordu. Hindistan Başbakanı Nehru’nun meşhur ettiği ve onun adıyla anılan yakasız düğmeli ceket giyiyorlardı. Hippi kızlar, Hindistan ve Tibet stili rengarenk desenli fistanlar giyiyordu. Hem hippi kızlar hem hippi erkekler, çoğunlukla ev yapımı olan tesbih kolye takıyorlardı. ‘’Love beads (sevgi tesbihi)’’ diye anıyorlardı bu boncuk kolyeyi. Birçoğu elbiselerini kendileri dikiyorlardı. Sade, basit kıyafetlerdi. Renkli bandanalar çok yaygındı.

Ve tabii ki bizim, nedenini bulamadığım şekilde ‘’İspanyol paça’’ dediğimiz, Anglo Saksonların ise ‘’bell-bottom’’ dedikleri pantolonlar… 1960’lı yıllarda Hippi kızlar daha çok giyiyordu. 1970’li yıllarla beraber erkekler de yaygın şekilde giymeye başladı. Ve o kuşağın mensubu büyüklerimizin, ağabeylerimizin, ablalarımızın ‘’güleriz’’ diye fotoğraflarını biz 1980 ve sonrası kuşaklardan saklamasına neden olan ‘görünüş’ ortaya çıktı.

Muhafazakar orta sınıf Amerikalılar bu görüntüyü yadırgıyordu haliyle. San Francisco’da Haight’a New York’ta Village’a otobüslerle bu muhafazakarları taşıyan ‘’hippi görme turları’’ bile vardı. Otobüslerinden inmeden Hippileri seyrediyorlardı. New York’taki hippilerin bir kısmı, ‘’kendilerine böyle hayvanat bahçesinde görülmeye gelinen hayvanlarmış muamelesi yapılmasına’’ tepki olarak, ‘’orta sınıf muhafazakar aileleri görme turu’’ düzenlemeleri olay olmuş. Medyanın olağanüstü ilgi gösterdiği gezide bir otobüs dolusu hippi, banliyölerde çimlerini biçen, köpeklerini gezdiren orta sınıf aileleri seyretmiş.

Hippiler, 1970’li yıllarda dünyaya açıldılar. Rengarenk desenlerle boyadıkları vosvos minübüsleri ile ülke ülke şehir şehir aylak aylak dolaştılar. Ulaştıkları şehirlerden biri de İstanbul’du. Yıllarca Sultanahmet’i mesken tutan Hippilere, uzun saçları, bakımsızlıkları nedeniyle halkımız ‘bitliler’ adlandırmasını layık görecekti.

Hippiler, yaşadıkları çağa sosyal aktivizmleri ile de damga vurdular. En başta, toplumun ve sosyal ilişkilerin merkezine ‘paranın’ oturmasına çok tepkiliydiler. San Fracisco’da ‘’Diggers’’ adını verdikleri bedava sığınma evleri vardı örneğin. Bedava hizmet veren klinikler kurdular. Yoksullara bedava yemek, sebze meyve dağıtan organizasyonlar kurdular. Yıllar içinde artan oranda müthiş bir sosyal aktivizm içine girdiler.

Hippilerin küreye yayılan en belirgin etkilerinden biri ise nükleer silahlara, savaşlara, ırkçılığa, çevre kirliliğine ve sömürüye karşı oluşturdukları ciddi bilinç ve aktivizm oldu. Özellikle Vietnam savaşına karşı ciddi direnç gösterdiler.  Budizm etkisiyle birçoğu vejetaryen oldu. Organik tarımı ve doğal yiyecekleri savundular. Gezegenimizin, insanlar tarafından korkunç şekilde hızla kirletildiğine ilk dikkat çeken hippi hareketi oldu. Kullan-at-tüket kültürüne karşı, geri dönüşüm kavramını modern hayatın içine onlar soktu. Bebek mamalarının son derece popüler olduğu dönemde, bebeklerin anne sütüyle beslenmesi gerektiğini bir tek onlar savundular. Ama o dönemin modern toplumu fabrikaların ürettiği herşeye adeta tapan bir karakterdeydi.

Beatles’ın 8’nci albümü olan ‘’Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’’ın raflarda yerini aldığı 1 Haziran 1967 günü başlayan yaza ‘’Summer of Love (Aşkın Yazı)’’ deniyor. Hippiliğin, arka sokaklardan kent meydanlarına çıktığı yazdır bu. Haight Ashbury’e 100 bin Hippi toplandı o yaz. Diğer on binlercesi de New York’tan Chicago’ya, Roma’dan Londra’ya her yerde meydanlarda boy gösterdi…

Şair Allen Ginsberg, 1965’te yazdığı bir yazıda, savaşlara karşı eylemlerin bir çiçek fırtınasına dönmesi gerektiğini ve herkesin çiçek taşıyarak, karşılarına çıkacak polise, askere, politikacıya çiçek uzatmasını savundu. Buna ‘’flower power (çiçek gücü)’’ dedi. California Üniversitesinin Berkeley kampüsünde başlayan bu gelenek Hippi hareketin sembolü haline geldi. Bundan dolayı, ‘’flower child (çiçek çocuk)’’ adıyla da anılmaya başladılar. Saçlarına birer toka gibi çiçek taktılar. Savaş karşıtı gösterilerinde çiçekle süsledikleri binlerce balonu gökyüzüne bıraktılar. Abbie Hoffman’ın organizasyonuyla, karşı çıktıkları Vietnam savaşında ölen gariban Amerikan askerlerini anmak için Çiçek Tümenleri kurarak, şehirlerde çiçeklerle ‘resmi geçit’ törenleri yaptılar.

Silahlı Güçler Bayramını, Çiçek Gücü Bayramı olarak kutlamaya başladılar. Bayramdaki askeri geçit törenlerine karşı Central Park’ta alternatif barış yürüyüşü yaptılar. 21 Ekim 1967 günü Washington DC’de toplanan 100 bin Hippiden 30 bin kadarı gruptan ayrılarak Pentagon’a yürüdü. Binlerce askerin kurduğu barikatla karşılaşan grup, askerlerin tüfeklerinin namlularına çiçek koyarak, hippiliğin sembolü olan fotoğrafların doğmasına neden oldu. Dağılmaları çağrısına sivil itaatsizlik gösteren grup zor kullanılarak dağıtıldı. 647 kişi tutuklandı. Güvenlik görevlileri gösteri alanında 10 bin çiçek topladı.

İşte bu görkemli ‘Aşk Yazı’, benim bu yazıya başladığım yerde sona erdi. Hippilerden Michael Lang ve Artie Kornfeld ile para kazanmaktan başka dertleri olmayan yatırımcılar John Roberts ve Joel Rosenman, New York’un hemen kuzeyindeki Catskills dağının eteğindeki Woodstock kasabası yakınlarında Max Yasgur’a ait boş arazide 3 gün sürecek bir konser organizasyon yaptılar.

‘’Barış ve Müzik dolu 3 Gün’’ adı ile duyurulan konserin sıradışı olacağı 14 Ağustos günü anlaşılmaya başlandı. Bir gün önceden ABD’nin her yerinden binlerce genç ve Hippi konser alanına gelmeye başladı. Kişi başı bilet ücreti 18 dolardı. Ama bir süre sonra insan akınına bilet gişelerinin dayanamayacağı anlaşılınca pes edildi ve fiilen ücretsiz konsere dönüştü. 15 Ağustos günü araziye yarım milyona yakın insan toplanmıştı. Yolu bile olmayan araziye ulaşmak isteyen yüzbinler, ufacık kasabada muazzam bir trafik keşmekeşine neden olmuştu. İnsanlar onlarca mil uzaklıktan konser alanına yürüyerek ulaşmak zorundaydılar.

18 Ağustos’a kadar devam eden etkinlik, Ağustos güneşinden de mahrum olmuştu. Zaman zaman gök boşalırcasına yağan yoğun yağmur, her tarafı adeta çamur deryasına dönüştürdü. Ama kimse kötü şartlara rağmen yerini terketmedi. Yüzbinlerce genç o çamur deryasında 3 gün geçirdi. Organizatörlerin en büyük korkusu ise elektrik direklerinin fırtınayla, adeta suyun içinde dolaşan binlerce kişinin üzerine devrilerek korkunç bir faciaya yol açmasıydı.

Cep telefonunun, internetin olmadığı bir çağ. Aşırı kullanımdan dolayı iflas etmiş bir kaç ankesörlü telefon dışında hiçbir iletişim aracı yok. ABD’nin her yerinden yüzbinlerce aile gazetelerde haberleri okudukça, çocuklarının akıbeti hakkında derin bir paniğin ülke geneline yayılmasına neden oldu.

Gençlerse başka havadaydı… Kimler çıkmadı ki 3 gün 3 gece boyunca açık kalan sahneye… Jimi Hendrix, Joe Cocker, Santana, Grateful Dead, Joan Baez, Arlo Guthrie, Janis Joplin, Jefferson Airplane ve daha onlarca grup ve sanatçı. Bob Dylan hastalandığı için gelemedi. Beatles, son anda bilinmeyen bir sebeple katılmaktan vazgeçti. The Doors ve Led Zepplin de son anda konser alanına gelmeyenler arasındaydı.

Filmlere konu oldu Woodstocks, şarkılara konu oldu, romanlara şiirlere konu oldu…

Abbie Hoffman, 1970’li yıllarda şiddet olaylarına karışıp tutuklandığında kim olduğunu soran hakime, ‘’Woodstock milletindenim’’ yanıtı verecekti. Aşkın Yazı, Woodstock’ta zirveye çıktı. Ve sonra da yerini Hippi güzüne bıraktı. Hippi yıldızlar art arda genç yaşta ölmeye, çiçekler solmaya, kültürün bünyesinden onlarca şiddet hareketi çıkmaya başladı. 1967 yılında, ‘’Çiçeğin gücünün ağlaması yankılansın ülkede. Asla solmayacağız. Bırakın binlerce çiçek açsın’’ diye yazan Abbie Hoffman bile daha sonra şiddete bulaştı. Hippilerin bir kısmı şehirleri, modern yaşamı terkederek Vermont, Maine gibi ücra eyaletlere gidip köylerde, kurdukları çiftliklerde tarım yaparak yaşamaya başladı.

Kerouac, Woodstock’tan yaklaşık 2 ay sonra daha 47 yaşında öldü. Vicdanın ozanı Allen Ginsberg 1997 yılında 71 yaşında öldü. Abbie Hoffman 1989 yılına öldü. Bob Dylan hala Hippi türküleri söylemeye devam ediyor. Beatles’tan hayatta birtek Paul McChartny kaldı. ABD’nin her yerinde birinci ağızdan Woodstock maceralarını dinleyebileceğiniz onbinlerce ihtiyar hippi hala hayatta… On yıllar sonra bile dillerinde aynı soru:

How does it feel to be on your own, 

With no direction home, 

Like a complete unknown, 

Like a rolling stone?’’

(Kendi başına kalakalmak nasıl bir his bilir misin?

Eve dönüş yolunun hiçbir işareti yokken

Tastamam bir meçhulde

Yuvarlanıp duran/avare bir taş gibi)

Bob Dylan

Celal Tunçdemir

Yazı kısaltılarak eklenmiştir. Tam metni için: http://amerikabulteni.com/2011/08/14/hippi-yazindan-geriye-ne-kaldi/

YolveMacera

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Bodrum’u Sevdiren Adam: Halikarnas Balıkçısı

Yokuşbaşı’na geldiğinde Bodrum’u göreceksin, Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin. Senden öncekiler de böyleydiler, Akıllarını …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir