Hiç sordun mu; Sandığın kadar özgür müsün?

İstediğin yere kaçıp gidemiyorsun. Yakandan tutanlar var. Aslında büyük bir kafesin içindeyiz. Anahtarı para olan bir kafes. Tutkusu dolu olanın değil, cebi dolu olanın kaçma hakkı olduğu kafes.Kaçmak için fazla mı geç? Bu soru çınlayıp duruyor kulaklarımda. Günden güne eriyen özgürlüğümü izliyorum televizyon kanallarının loş ekranlarında. Rüyalarımda Panoptikon’lar görüyorum. Öyle Foucault’un tanımlarına benzer hücreler gibi de değiller. Çok daha korkunçlar. Köşeye kıstırılmışlığın soğuk nefesini duymaya başladım şakaklarımda. Her hareketimizi izliyorlar. Küçük, değersiz deney fareleri misali telef oluşlarımız yankılanıyor kötü insanların yüzlerinde. Acımasızlık. Hareket etmeye çalışıyoruz  ve zincirler bileklerimizi kesiyor.  Kan. Uykumuzda takmışlar tüm prangalarımızı. Gerçekler gözlerimizi oyuyor.

Böyle başlamamıştı. Küçük ıssız bir patikada ilerlerken gelmişti ilk aklıma; Uzakta yaşamalıydım toplumdan. Anlatmaya çalıştıkça anlaşılmamıştım çünkü. Onların değer verdiği nesneler, hayat diye yaftaladıkları ucuz yaşamlar, içinde bulundukları modern kölelikleri beni tiksindiriyordu. Kaçabileceğim kadar kaçmaya söz vermiştim. Benim gibi düşünen değerli ruhlar bulmak ilk gençliğimi aydınlatan amaçtı. Çok fazla muhabbette çok az bu profile rastladım. Ancak ses çıkarabilirdik istersek.. Özgürlük nidalarımız meşaleleri yakabilirdi. Haftalar süren yollar teptik onlarla. Yanlışlarımızı alt alta yazıp çarptık, doğrular oluştursun diye. Bize göre insan her şeyden önce kendini bulmalıydı. Ölene kadar geçen süreyi bir çırpıda geçirmek için oluşturulmuş tuzaklar vardı. Tehlikeliydi. Açık logar kapaklarıyla dolu karanlık bir yolda tek başımıza yürümek gibiydi. Gözlerimizi kapatır baykuş sesleriyle yolumuzu bulurduk.

İstenmeyen hamam böcekleri gibiyiz. Bunu kabul et.  Başımızı ezmek için fırsat kolluyorlar. Çoğunluğun senden farklı düşündüğü bir toplumda kendi adaletini arayamazsın. Eşitliği savunurlar sözlerinde ancak düşüncelerinde seni tuvalete atıp üzerine sifonu çekmek isterler. Kendileri gibi düşünmeyene dayanamıyorlar. Farklılıklara tahammülleri yok. Savaşsız bir dünyayı savunup modern düşünceye yönelik en ufak bir harekette silahlanırlar. Karşında tarihin en büyük dengesizleri var arkadaşım. Senin kısa tarihinle de sınırlı değiller, insan türü ortaya çıktı çıkalı bu dünyadalar. Sokrates’i idama mahkum edenler bunlardı. Galileo’yu diri diri yakan da.  Ve İskenderiyeli Hypatia… Güzele ve bilginin karşı konulamazlığına dair ne varsa nefret ediyorlar. Sana korkman gereken bir insan profilinden bahsediyorum. Kendi yaratılışına esir olan bir insan, ırkının en korkuncudur.

Paylaşacak anılarımız, şarapla yıkanacak günlerimiz vardı.  Karanlık bastığında yıldızları sayar ve güzel hayallerden konuşurduk. Herkes bir ülke seçerdi haritadan gitmek istediği. Gezip görecek, eğlenecek, hikayeler deneyimleyecektik. Başka hayatlara dokunacaktık hayatta olduğumuzu duyumsayalım diye. Tek büyük hayali küçük hayallerini gerçeğe dönüştürmek olan bir topluluk düşünün. Bizdik. Ve oradaydık. Zamanın içinde kayarcasına ilerliyorduk. Kafamızı kitaplarla dolduruyor.(Elif Şafak gibilerinden uzak duruyor) Yollar tepiyor. Şehirler ezberliyorduk. Sigara izmariti eziyorduk binlerce. Güneş ufukta batarken bir sonraki rotayı belirliyor ve zincirlerimizden kurtulmuş olmanın haklı gururunu yaşıyorduk. Ya da en azından o zamanlar öyle sanıyorduk.

Nefret edildiğini biliyorsun değil mi? Seni sevmiyorlar. Sen ahlak diye adlandırdıkları o zırvalar için büyük tehditsin. Sen değerli ormanlarına giren oduncusun. Sen dört yıllık eşek gibi çalışarak zar zor aldıkları, bir kısmı halen ödenmemiş kredilerden oluşan arabalarını, park ettikleri otoparkı işgal eden geçinilmez komşusun. Hiç bir şeyi hak etmediğini düşünüyorlar. Onlarla medeni bir konuşma yapamazsın. Onları karşına alıp ‘’Ben nasıl senin yoluna karışmıyorsam sen de benim yoluma karışamazsın’’ diyemezsin. Kötü bir yerde kapana kısıldın. Kaçmak ise para gerektiriyor. Hani o hep uzağında durmaya çalıştığın olgu. Bunun için önce onlardan biri olman, artık kaçışı bile satın alacak güce sahip kılınmış o değerli kağıt parçasından bir tomar edinmen, sonra seni başka ülkelerde yaşamaya uygun bulsunlar diye bir ton evrak toplayıp göt yalayıcılığı yapman lazım. Dünya tüm insanlara aittir derdik bir zamanlar. Şimdi ise sana sundukları; ‘’belli sınırlara hapsedilmiş insanlardan oluşan, kocaman yuvarlak hücre dünya’ diye betimlenen tiyatroyu gülerek izleyebilirsin.

‘’Dünya bütün insanlara aittir. Sınırlar zihninle çizdiğin kadardır.’’  Masum ve dinamik düşüncelerimizin kökleri işte bu iki cümleye dayanıyordu. Hayatımızın bu ideolojiyi yaşatmak ve karşımıza çıkan insanlara aktarmakla geçeceğine emindik. Hala daha eminiz. Şartları önemsiz görüp fikre odaklanmıştık. Bu koşulları görmemize engel oluyordu. Hiç pişman olmadık çünkü üzerine çok düşünmek tutkuyu öldürüyordu. Her şeyin başı tutkuysa eğer tutku ölemezdi. Sorgulamadan yürüdük. Bu çürümekte olan şeyleri görmemize engel oldu. Görebilseydik farklı mı olurdu? Hiç sanmıyorum.

Kafana giyotin gibi indiğinde anlayacaksın. Senden ayrı hayatlar olduğunu ve sana saygı duymadıklarını. Bir sabah uyanmıştık ve özgür olduğumuzu sandığımız kadar bile özgür değildik artık sanki. Hepsi bir illüzyon gibi belirmişti ve kaybolmuştu çok geçmeden. Gözlerimizi açmıştık, yataktaydık, doğrulmaya çalıştık ve kelepçelerimizi fark ettik. Ne zamandan beri oradaydı? Tüm bunları hayal mi etmiştik? İmkansızdı. Hiç bir hayal bu denli bir tatmin duygusu oluşturamazdı. Şimdi görüyoruz ki sınırlarımızı fazla abartmıştık.

İstediğin yere kaçıp gidemiyorsun. Yakandan tutanlar var. Bizim hatamız şuydu;  bize verilen sınırlar içinde istediğimiz kadar uzaklaşabildik ve kendimizi özgür sandık. O sınırları bir kez aşmayı deneyince üstümüze çullanan gerçeklerle yüzleştik. Sınırların dibine gelene kadar bir sınır olduğunun farkında değildik. Aslında büyük bir kafesin içindeymişiz. Anahtarı para olan bir kafesten söz ediyorum size. Sevgili devlet tarafından konulan ve sadece parası olanın açıp uzaklaşabildiği bir kafes. Tutkusu dolu olanın değil, cebi dolu olanın kaçma hakkı olduğu kafes.

Doğduğu ülkeyi tasvip etmek zorunda değildir insan. Sırf rastlantı sonucu bir ülkede doğdu diye o ülkenin insanlarını sevmek zorunda da değildir. Şunu öğrendim ki hareket alanı her şeydir. Artık sana ne kendini ifade hakkı ne hareket alanı bırakmayan bir ülkeye ‘’ülkem’’ diyemezsin. Katlanmak zorunda değilsin. Ruhun çürümeden kendine özgürlüğünün değer sayılacağı bir yer beğen. Sınırlardan sınır seçmek zorunda kalacaksak şayet, en azından özgür yaşayabileceğimiz bir sınır seçeriz. Geceleri  kendimize sorduğumuz ‘’acaba yarın gittiğim yerde bir şey patlayacak ve ölecek miyim?’’ sorularından uzakta bir hayatı hak ediyoruz.  ‘’Kız arkadaşım bana gelecek acaba komşularım şikayetçi olur mu? gibi kısıtlamalar olmayan, ahlaken ve vicdanen özgür bir hayat seçebiliriz kendimize.  Bırakın geri kalanlar vizyonsuzluğun derin sularında boğulsunlar. Onlarla birlikte batmak zorunda değiliz. Hayalleri olan insanlar uğruna dönen bir dünya burası. Ve hayaller tüm kapital değerlerden daha üstündür. Ben buraya mı aitim? diye kendine bir sor. Alacağın cevap yol haritanı çizmek için ihtiyaç duyduğun kalem olacak. Bazen daha güzelini yapmak için elinde olanları yıkman gerekir. Daha fazla görmezden gelmene gerek yok içindeki volkanı. Burayı sevdiğini biliyorum bir yandan. Ancak sevginin tek başına bir şeye yetmediğini de kabullenmeli. Kendini düşünmen gereken zaman artık geldi.

Kısıtlamalara gelince, varsın olsunlar. Hiç bir kısıtlama insanın kendine koyduğu engeller kadar büyük olamaz. Kafanda bir kere aşılınca hiç bir duvar artık o kadar büyük değildir. Hem hepsi de kötü olamaz ya bu insanların,  oralarda bir yerde ideal bir hayat var. Gidip almalı onu. Kalmak, boyun eğmektir. Bir yere fazlalık geldiğinde gitmeyi bilmeli artık. Misyonerlik faaliyeti veya bir ülke propagandası değil bu. Son derece basit. Özgür ve güvende olabileceğin bir yer beğen. Varlığına bunu borçlusun.

Kaan Saraçoğlu

YolveMacera

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Yürümek Yalnızca Spor Değildir!

Çoğunluğumuz şehirlerde yaşıyoruz. Her gün bir yerlere yetişme telaşıyla, hızlı, saate hapsolmuş bir yaşama mahkûm …

2 Yorumlar

  1. Anlamlı bir yazı olmuş. Sanırım şehir hayatı ve tüketim çılgınlığı bizim özgürlüğümüzü kısıtlıyor. Zaman hızlı ilerliyor ve biz hayatımızı özgürce yaşayamıyoruz. Artık hayatımızı erteleme iyi.

  2. Daha ilk paragrafta beni anlatan cümleler buldum. Ekran alıntısı ile arkadaş grubuma attım.
    Şimdi favoriye aldığım bu yazının devamını başka bir gün okumak için bekliyorum.
    Zira önce bu cümleleri sindirmem gerekli…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir