Birhan ve Tuğba: En haklı doğa aktivistleri

“İnsanlar doğadan uzaklaştıkça kalpleri sertleşir.” – Bir Kızılderili atasözü

Doğanın düzenine müdahale edilerek inşa edilen yapıların son derece riskli olduğu ve yarardan çok zarar getireceği artık malumumuz. Bu yüzden her fırsatta yapılmalarına karşı çıkmayı görev biliyoruz ama ne kadar ateşli protesto edersek edelim, aslında yaşadığımız hayat tarzıyla yapılmalarını bizler talep ediyoruz.

Doğadaki bozulmalar ve değişmeler artık kanıksadığımız olaylar; Hasankeyf’in ve Kaz Dağları’nın yok olmasını çoktan kabullendik bile. Halbuki “Ozon tabakası delindi” dendiğinde ne kadar korkmuş ve endişelenmiştik ilk başlarda. Artık daha önemli sorunlarımız var düşünecek; hayat pahalılığı, çocukların sınavları, yürümeyen evliliğimiz vs. Bugün aslında en önemli sorunumuzun içinde yaşayıp nefes aldığımız bu gezegenin doğal dengesinin bozulması olduğunu anlamamız için çocuğumuzun şu soruyu sormasını mı bekliyoruz yoksa?

“Akarsu nasıl bir şey idi,  bana tekrar anlatsana baba!”

Her gün şarj edilmesi gereken akıllı telefonlar, fabrikalar, inşaatlar, rahat bir tatil geçirmek için gittiğimiz açık büfeli klimalı oteller, ışıklandırılan köprüler, havai fişek gösterileri ya da hayatımızı kolaylaştıran bilimum araç ve makinalar yüksek miktarda enerji talep eder. Ama buna rağmen hiç kimse yakın çevresinde herhangi bir enerji santrali yapılmasını ya da baz istasyonu kurulmasını istemez. Küçük bir kısmımız en azından atıklarını ayırıp geri dönüşüm yaparak vicdanını bir nebze rahatlatıyor olabilir. Fakat atıkları transfer etmek için benzin, tekrar kullanılabilir hale getirmek için de gene enerji kullanılır.

  “Başka türlü bir yaşam mümkün…”

Birçoğumuz yaşadığı hayatı, artık kanıksadığı ve ya değiştirmeye cesareti olmadığı için sürdürür. Halbuki hepimiz temiz yeşil bir çevre, sakin huzurlu bir ortamda yaşamak isteriz. Sorsan herkes doğa dostudur aslında. Ama düşünce ve uygulama her zaman bağdaşmaz, insanoğlunun ikiyüzlü mizacı her fırsatta gösterir kendini.
Eğer gerçekten doğanın yok olmasına gönlümüz razı değilse, yapacağımız en mantıklı iş enerji santrallerinin yapımını protesto etmeden önce kendi enerji tüketimimizi azaltmak, daha basit ve doğal bir hayat tarzına geçmek olmalı. Tıpkı Alakır’lı Birhan ve Tuğba çifti gibi.

On yıl kadar önce İstanbul’daki rahat hayatlarını bırakarak Antalya’nın Alakır Vadi’sine yerleşen Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu çifti satın aldıkları terk edilmiş ve en yakın köye 10 km uzaklıktaki toprak üzerinde kendilerine yeni bir hayat kurdu; paradan, hiyerarşiden, ikiyüzlülüklerden, egodan ve hırstan arınmış antikapitalist bir hayat.

Atık ve doğal malzemeden kendi elleriyle evlerini yaptılar, toprağı işlediler. Sularını Alakır Nehri’nden, gıdalarını bahçelerinden, telefon, bilgisayar ve radyolarını şarj ettikleri enerjiyi de evlerinin çatısındaki  güneş panellerinden sağlıyorlar. Çamaşır ve bulaşığı elde yıkıyorlar. İlk başlarda yerel halk tarafından garipsenseler de zamanla sevilip kabullenildiler. Çünkü kimseye bağımlı olmadan, kimseyi rahatsız etmeden ve çevrelerine zarar vermeden dürüst bir hayat sürüyorlar. (1)

Birhan ve Tuğba ile aynı arazide Elif ve kızı Cana Işık da kendi toprak evlerinde yaşıyorlar. Cana Işık doğduğundan beri Alakır’da ve herhangi bir yaşam zorluğu çekmiyor, aksine şehir çocuklarından daha sağlıklı ve çevik. Vadideki bu iki ev “yeryüzü evleri” olarak adlandırdıkları yöntemle, yani  en yakın malzemeden kendi elleriyle inşa ettikleri yapılar. (Elif’in Alakır hikayesi: http://www.alakirinsesi.org/dusten-eyleme/)

Ne var ki kapitalizm büyük şehir, sahil kasabası ya da dağın başı bakmaksızın hızla emellerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Alakır Nehri’ne yapılması için sekiz tane HES projeleri hazırlamış, inşaata başlanmış, hatta Alakır Nehri’nin bir kısmı kurutulmuş. Alakır’ın ihtiyacından ziyade aslında yakın bölgelerdeki beş yıldızlı otellerin klimaları için enerji üretilecek bu santrallerin yapımına karşı yıllardır yılmadan mücadele ediyor Birhan ve Tuğba.

Şehirde yaşarken de çevre ve barış için eylemlere katılıyor, farkındalık yaratmaya çalışıyordu. Fakat savundukları ilkelerle yaşadıkları şehir hayatının birbiriyle uyuşmadığı ve savaş sonucu ölen çocuklara üzülürken, tüm bunlara neden olanın sürdürdükleri hayatın kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşince kırsala göç ettiler. Görülen o ki bu kararlarından hiç pişmanlık duymuyorlar. Şehir hayatı artık onlar için esaret anlamına geliyor.

Kapitalizm ve emperyalizme karşı söylenebilecek en haklı ve mantıklı argümanları da gene onlar konuşuyor: Birhan’a göre antikapitalizmin anlamı dürüstlük ve insan olan herkes antikapitalist olmalı. Çünkü başımızı koyduğumuz yastıktan ayakkabımızın bağcığının ucundaki plastiğe kadar her şey bir emek ve doğa sömürüsü sonunda bize ulaşıyor ve bu çarkı döndürmek için dünyanın gördüğü en büyük doğa ve kültür soykırımı yapılıyor. Çarkın başında duranlar ise hepimizi bu soykırıma ortak ederek ahlaki değerleri yerlerde sürüklüyor. (1)

“Geçmişteki soykırımları deşelemenin bir anlamı yok. Geçmişi deşeleyip soykırım tartışmaları yapacağımıza en azından şu anda yaşanan soykırımı durdurmanın yollarını aramak zorundayız.” Birhan Erkutlu (1)

“Ektikçe hissetmeye başlıyorsun. Toprak gerçekten seni yansıtıyor. Öğrendikçe egon daha da iniyor, sadeleşiyorsun.” Tuğba Günal (3)

Evlerinin çok yakınındaki bu inşaatları durdurmak için ilk günden beri hukuk mücadelesi veren Alakır çiftine doğa dostu arkadaşları ve birçok Alakırlı da destek veriyor, beraber dozerlere karşı duruyorlar. (2)

Alakır’ı kurtarmak için 1 mart 2009’da bir de grup kurdular: Alakır Nehri Kardeşliği. Müzik yaparak ya da geri dönüşümden cüzdan yapıp satarak bilirkişi masraflarını denkleştirip HES inşaatlarına karşı davalar açıyor, doğaya hükmetmeden  onun bir parçası olarak yaşamanın mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. (2)

Anadolu’nun yok olmaya yüz tutmuş geleneksel kırsal yaşamını tekrar canlandırmak isteyen grubun düsturu is çok net:

‘İnandığımız gibi yaşamadığımız sürece, karşı çıktığımız düzen kadar ikiyüzlü oluruz!’

Günümüzün kapitalist ve aşırı tüketimi kanıksamış toplumlarının özellikle politik mecrada “doğayı korumak” gibi bir amacının olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Oylarımızla seçip başımıza getirdiğimiz, ülkemizi ellerine emanet ettiğimiz politikacıların büyük bir çoğunluğunun ilk amacı, oylarını artırarak bir sonraki seçimde tekrar kazanmaktır. Peki oylarını kaybetmemek, yani seçmeni memnun etmek için ne yapmalıdırlar?

 

Çevre aktivistlerinin sayısı her geçen gün artsa da standart bir seçmen, hayatı kolaylaştığı sürece yönetilme şeklinden memnun kalır. AVM’ye dönüştürülmüş yeşil alan ya da kurutulan dere yatağı seçmenin oyunun rengini pek değiştirmez. Fakat elektriklerinin kesilmesi, metrobüs seferlerinin yeterli olmaması ya da asfalt yolun erimesi gibi sorunlar, bir sonraki seçimde bunların olmayacağını vaat eden diğer partiye oy vermesine neden olur. Dolayısıyla belediyelerin halkın taleplerini karşılayabilmek için yüksek miktarda enerjiye ihtiyaçları vardır.

Gelişen teknoloji ve kolaylaşan günlük hayat ile beraber giderek artan enerji ihtiyacını en pratik ve ucuz şekilde karşılayabilecek üretim tekniklerinden ilk ikisi doğaya en çok zarar veren ve riski en çok olan nükleer ve hidroelektrik santrallerdir. En temiz sürdürülebilir enerji sağlayan güneş panellerini kurmak için ise geniş boş alanlar gereklidir ve bu enerjinin uzun mesafeye gönderimi zordur; ancak bölgesel olarak kullanılabilir. Dolayısıyla güneş, enerji talebini karşılamakla görevli yetkililerin tercih edeceği bir kaynak olmaktan henüz çok uzak ülkemizde. Ayrıca rantsal değeri de pek fazla olmadığı için, ihalesi açılsa da başvuru yapan firma olması da düşük bir ihtimal.

Bunun yanında; yeni bir köprü ya da yol yapmaktansa göç istikametlerini değiştirecek, küçük şehirlerde yaşamayı daha cazip hale getirip nüfus yoğunluğunu dengeleyecek ya da halkı toprak ve bahçeyle uğraşıp kendi yemeğini üretmesini sağlayacak projeler ise kısa vadede sonuç vermeyeceği ve para kazandırmayacağı için koltuğunu seven politikacıların tercih edeceği seçim çalışmaları olmaktan çok uzaktır.

Enerji ihtiyacının yarısından çoğunu ithal eden Türkiye, kendi ihtiyacı olan enerjiyi üretmek için yüzlerce yeni HES ve nükleer santral projesini hayata geçirdi. Teknik ve tecrübe konusunda yeterli olmalarını bekleyemeyeceğimiz yöneticileri ve bu inşaatlarda eğitimsiz ve belgesiz çalıştırılan işçileri düşünürsek, Türkiye’de yapılacak santrallerin oluşturacağı riskin büyüklüğünü daha iyi görebiliriz.

Devletin ya da belediyelerin doğayı katletmek için haklı ya da haksız bir sürü bahanesi var, fakat seçilmişlere çevre duyarlılığı yaratmak için yöntemler de var: Eğer belli bir kalabalık İstanbul’un merkezinde her gün bisikletleriyle ana yoldan iş yerlerine giderek bisiklet yolu açılmasını talep ederse, belediye bu karmaşayı çözmek için bisiklet yolu açma gereği duyacaktır ya da halk AVM’ler yerine küçük esnaftan ya da bit pazarından alış veriş yaparsa, yeni AVM yapma gerekliliği hissedilmeyecektir. Yani; örgütlenerek ve  şiddete başvurmadan yapılan her sokak hareketi politikacılar kararlarını etkileyecektir.

Bir çevre aktivistinin düşünmesi gerekenler

Doğayı korumak için sokakta veya sosyal medyada yapılan çalışmalar tabii ki değerlidir, çünkü toplumda farkındalık yaratır veya emsal teşkil eder. Fakat sokaktan eve dönüp televizyon seyretmeye başladığımızda protesto ettiğimiz o sistemin bir parçası olmaya devam ederiz. Günümüzde Birhan ve Tuğba kadar dürüst yaşamak herkes için olası değil ama en azından yaşam tarzımızı değiştirerek daha gerçek bir doğa dostu olabiliriz:
Araba yerine bisiklet ya da toplu taşıma araçlarına binerek, plastik eşya kullanmayarak, gıdamızı olabildiğince kendimiz yetiştirerek, küçük esnaftan ya da bit pazarından alış veriş ederek, daha kısa duş alarak, mümkün mertebe vejetaryen veya vegan beslenerek, verdiğimiz ya da aldığımız hediyelerin değerini ücretiyle değil doğaya zarar verip vermemesiyle ölçerek, kaloriferin ısısını artırmak yerine bir kat daha fazla giyinerek, tek kullanımlık malzemeleri kullanmayarak, çöp üretmeyerek ya da çocuklara doğayı sevdirerek doğaya verdiğimiz zararı azaltabiliriz.

Kaybeden doğa değil insan!

“Önemli olan ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğundur.”

Eflatun’un M.Ö. 5.yy’da söylediği bu laf günümüzde de çok anlamlı aslında. Ne kadar basit yaşarsak vicdanımız o kadar huzurlu olacaktır. Çünkü ancak bu şekilde diğer insanlara da yer bırakmış, kimsenin hakkını gasp etmemiş oluruz. Kapitalizmin bizi sürüklediği tüketim toplumundan kurtulmak, çocuklarımızdan ödünç aldığımız dünyayı onlara yaşanılabilir bir halde teslim etmek istiyorsak; yapmamız gereken ilk şey tüketimimizi en aza indirgemektir (Friganizim).

Deniz Alan Held

(1) https://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/2012/08/14/dinle-anadolu-anlatilan-senin-hikayendir/
(2) https://gaiadergi.com/alakirin-sesine-kulak-ver/
(3) Röportaj: Esra Açıkgöz/Cumhuriyet Dergi-18 Temmuz 2010
https://www.youtube.com/watch?v=TefaGK-U47w
https://www.youtube.com/watch?v=-48B3pbVWbg
Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Jorge Sanchez: 193 Ülke Gören Bir Gezgin

Barcelonalı Jorge Sanchez en çok gezenler listesinde ikinci sırada yer alıyor. Sanchez’in sade bir felsefesi var. O …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir