Belgesellerle Uyutuluyoruz!

İnsanlar çoğu zaman gerçeklik hissini tadarak hayatlarını geçirmek isterler. “Boşluktaki hiçlikten” görüntüler çağırmamızı sağlayan hayal gücünün hakim olduğu alanları pek tercih etmezler. Bu insanlar için beynin en önemli entelektüel başarısının gerçek dünya olduğu düşüncesi hala etkisini sürdüren güçlü bir inanıştır. Gerçekçiliğin idealizme dönüşmesi çoğu insanı boş zamanlarını geçirmek için belgesel seyretmeye yönlendirir. Doğayı tüm gerçekliği ile izlemek hayal mahsulü şeyleri seyretmekten daha mantıklıdır. Ne dersiniz, öyle mi?

Doğa belgesellerindeki müthiş kurgu insanlara yüksek bir gerçekçilik hissi verir. Hayvansal içgüdülerin güçlü bir nedensellik içinde sunulması, savanada gezinen aslanın, zebrayı tuzağa düşürmek için gün boyu düşünerek karmaşık bir plan hazırladığı senaryosu ile verilir. Bu, eleştirel bakış açısını kaybetmiş savunmasız insan için şüphe uyandırmayan bir durumdur. O, sadece o anda güçlünün güçsüzü yenecek olması öngörüsünden dolayı vicdanının sesiyle haykırmaya konsantredir. Elinde olsa zebrayı uyaracaktır ama elinden gelen tek şey bedduadır. Kovalama sahnesinde öndeki lehine tezahüratta bulunsa da sonunda ağzından dökülen sözler pek de ağzı alınır türden değildir. Peki belgeseller ne kadar gerçektir?

Birçok dikkatli kişi aynı görüntülerin farklı mizansenlerle sunulduğunu fark etmiştir. Çoğu amatörlerce çekilen görüntülerin önüne ve arkasına sahneler eklendiğini anlamıştır. Kolunu köpek balığına kaptıran adamların hepsinin belgeselin sonunda “Ona saygı duyuyorum” demesindeki abartılı benzerliği görmüştür. Ama hepsi bu kadar değil elbette.

Sahtekarlık, Disney’in 1958 yılında çektiği “White Wilderness” adlı belgesel ile ilk kez ticari boyuta çekilir. Kayalıklardan kendilerinin atladığı söylenen fareleri insanların aşağıya attığı açıklanınca izleyiciler şaşkınlık geçirir.

Belgesel dünyasının en büyük efsanesi hiç şüphesiz Sir David Attenborough’dur. “Frozen Planet” adlı ödüllü belgeselinde, kutuplarda çekildiği havası verilen kutup ayıları ile ilgili önemli sahnelerin Almanya’da bir hayvanat bahçesinde çekildiği ortaya çıkmıştır. Anestezi ile uyutulmuş ayının yanında duran David’in hiçbir şey çaktırmadığı bir diğer sahne de büyük eleştiri almıştır. 

Yine David’in 2008’de çektiği “Life in Cold Blood” adlı belgeselde, bir kobra yılanına yaklaştığı sahnenin tamamen teatral olduğu açıklanmıştır.

David’in belgesel tarihini yazdığı doğrudur ama aldatıcı tekniklerini de her zaman geliştirmeyi ihmal etmemiştir. 2001 yılında çektiği “Blue Planet” adlı belgeselde, ıstakozun Nova Scotia körfezinde çekildiği söylenen görüntülerinin akvaryumda çekildiği ortaya çıkmıştır.

David’in 1997’de çektiği “Polar Bear, Arctic Warrior” belgeseldeki ayı görüntülerinin kutuplarda çekildiği söylense de hayvanat bahçesinde çekildiği çok geçmeden anlaşılmıştır.

2007’de çekilen “Man vs Wild” (İnanılmaz Kurtuluş) adlı belgesel eski asker Bear Grylls’in vahşi doğada hayatta kalma stratejilerini anlatıyordu. Doğada hayatta kalmak için ondan öğreneceğimiz çok şey vardı. Ama herkes onun doğayla mücadele ettiğini düşündüğü saatlerde o otelde dinleniyordu. Vahşi atı yakaladığı sahnedeki at vahşi değil, özel olarak yetiştirilmiş bir attı. Belgesel boyunca bir grup eğitilmiş at, vahşi at olarak rol yapmıştı. 

2002’de çekilen bol ödüllü “Winged Migration” adlı belgeselde kuşların uçuşu anlatılıyordu. En önemli sahnelerden birinde, kanadı yaralanan bir kuşun yengeçler tarafından nasıl yenildiği gösteriliyordu. Ama yengeçlerin yediği sadece eski bir balıktı. Seyirci bilerek aldatılmıştı.

1997’de Kenya’da çekilen “Tale of Tides”, hayvanlar arasındaki vahşi mücadeleyi anlatıyordu. Başroldeki kirpi, karakulak ve sırtlan Amerika’daki hayvanat bahçesinden Kenya’daki doğal stüdyolara gönderilmişti. Bu üçlünün oynadığı tüm sahneler montajdı ve gerçekle hiç alakası yoktu.

Örnekleri arttırmak mümkün. Fakat bunun bir anlamı yok. Çünkü belgesellerin de en ileri sahne teknikleri ile çekildiğini herkes biliyor. Burada üzerinde durulması gereken şey şu. Belgesellerin belli kısımlarının sahte olması onun değerini düşürür mü? Elbette ki düşürmez ama bu belgeselleri sunan yapımcı ve kanalların her şey tamamiyle gerçekmiş gibi izleyiciyi kandırmaları ve savunmasız insanın da buna inanması… İşte, kabul edilemeyecek şey budur. Yüzde yüz doğal hayat olduğu söylenen şeyin en önemli yerlerinin sahte olması asla kabul edilemez. Bu düpedüz sahtekarlıktır.

Rasyonel ve gerçekçi insanlar, gençlerin izlediği film ve dizileri fazlasıyla hayali ve çarpıtma bulabilirler. Ama kendi seyrettikleri belgeseller de maalesef aynı oranda hayali ve çarpıtmadır. Rasyonel ve mantıklı insanlar, dünyayı algılamalarına yardımcı olan kendi beyinlerine çok fazla güvenirler. Ama unutmamaları gereken bir şey vardır: Beyin iyi bir organdır ama aynı zamanda da iyi bir büyücüdür. Rasyonelliğin idealizme dönüştüğü yerde sizi başkalarına gülünç gelecek şekilde büyüleyerek uyutmayı oldukça iyi başarır.

Aslında sorun 17.yüzyıl filozofu John Locke tarafından çözülmüştür: Kavga eden iki hayvan gören birinin zihninde gerçekten kavga eden iki hayvan vardır. O nedenle insanlar kafalarındakini görmek için bu tür belgeselleri seyretmeye yönelirler. Yoksa doğal hayatı yansıttığı için değil.

Belgesellerle uyutulduğumuzu ve uyuduğumuzu asla unutmayın. Çünkü beyin hem iyi bir organ hem de iyi bir büyücüdür!

İrrasyonel

Detay okumalar:

https://www.independent.co.uk/voices/bbc-david-attenborough-nature-documentaries-fake-a8291961.html

http://www.bbc.com/news/entertainment-arts-41740841

https://www.telegraph.co.uk/news/2018/04/04/bbcs-human-planet-fakery-row-staged-tree-houses/

https://globalekonomikmonitor.blogspot.com.tr/2013/04/beyin-hem-iyi-bir-organ-hem-de-iyi-bir.html

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Baharın Gelinleri, Gelincikler

Bahar gelince yağmurlar yağar. Çatlamış toprak kana kana içince suyu, solmuş rengi yerine gelir, neşeleniverir, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir