Baharın Gelinleri, Gelincikler

Bahar gelince yağmurlar yağar. Çatlamış toprak kana kana içince suyu, solmuş rengi yerine gelir, neşeleniverir, gebe kalır bin bir çiçeğin tohumuna. Kısa bir aradan sonra doğurur toprak ana, güneş baba da kucaklar yavrularını, ısıtır tenlerini bir an önce büyüsünler diye. Çocuklar büyür, yemyeşil bir örtü kaplar etrafı. Bazıları uzar damat olur, bazıları kızarır gelin olur.

Günümüzde gelinler her ne kadar beyaz gelinlik giyseler de, Türk mitolojisine göre gelinleri kırmızı renk sembolize ediyor. Baharda çayırları kırmızıya boyayan bu güzel çiçeklere de, renklerinden dolayı gelincik adı veriliyor. Birçok kişi tarafından lale ola­rak da bilinen gelincikler, çok sayıda efsaneye konu olmuş. Kimi zaman güzellikleri, kimi zaman ren­kleri, kimi zaman da sahip oldukları özelliklerle efsaneleşen gelincikler, Yunan mitolojisinde şöyle an­latılıyorlar:

Gelincik, uyku tanrısı Hypnos (hipnotizma sözcüğü de buradan geliyor) tarafından insanlara uyku vermesi amacıyla yaratılmış. Günün birinde be­reket tanrıçası Demeter uykusuzluk hastalığına ya­kalanıyor. Aradan günler, haftalar, aylar geçiyor ve Demeter’in gözü bir an için de olsa kapanmıyor. Uy­kusuzluktan yorgun düşen bereket tanrıçası elden ayaktan düşüyor, yeryüzündeyse ne bitkiler yetişi­yor ne de hayvanlar gelişiyor. Kıtlık başlıyor. Bunu gören Hypnos yere bir tohum atıyor. Tohum büyü­yor, büyüyor ve kırmızı çiçekler açıyor. Hypnos bu çiçekleri koparıp bereket tanrıçasına veriyor. Tanrıça bu kan kırmızısı çiçeklerden yaptığı çayı içer içmez derin bir uykuya dalıyor. Deliksiz bir uyku çe­ken bereket tanrıçası, uykusunu alıp dinlendikten sonra uyanıyor ve bereket dağıtmaya devam ediyor. Gelincikler de o gün bugündür, bereket ve uykunun simgesi haline geliyorlar.

Doğum yerleri Akdeniz olan gelincikler, bahar­da karşımıza çıkan ve belki de en fazla tanınan çi­çeklerden biri. Bu güzel çiçeklerle ilgili ilk bilgilere günümüzden 3000 yıl öncesinde yapılmış olan Eski Mısır tapınak ve mezarlarında rastlıyoruz. O günler­de güzelliğinin dışında çeşitli dinsel anlamlar da taşıdığına inanılan gelinciğin ilk resmiyse, bir Bi­zans prensesi olan Anicia Juliana’nın hazırladığı günlükte ortaya çıkıyor. Tarihçi Homeros ise İlyada adlı eserinde, savaş alanında başı omuzuna düşmüş, ölmekte olan bir askerin görüntüsünü, gelinciğinkine benzetiyor. Daha sonraki bir efsanedeyse, Cengiz Han’ın bir savaş sırasında tüm düşmanlarını öldürerek etrafı kan gölüne çevirme­siyle, önceden beyaz renkli olan gelinciklerin daha sonra kan rengini aldıkları anlatılıyor. Bu nedenle bazı bölgelerde gelincik, ölümün simgesi olarak da kabul ediliyor.

Tüm bu efsaneler ve simgesel zenginliklerden dolayı gelincikler resim, müzik ve edebiyatta sık sık karşımıza çıkıyor. Edip Cansever’in dizelerinde olduğu gibi…

gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
işi iş kasabanın
su yüzlü çocuğun işi iş
bir de poyraza döndü mü hava
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından
faytonların turuncu tekerlekleri
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda.

Cenk Durmuşkahya

 

Paylaşmak İsterseniz...

Bunlara da Göz Atın

Yürümek, Yaşamak, Değişmek

Charles Dickens’in biyografisinde ünlü romancının günde 40 kilometre kadar yürüdüğü söylenir. İnanılır gibi değil! İşi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir